الهيئة: الحالة التي يكون عليها الشيء، محسوسة كانت أو معقولة، لكن في المحسوس أكثر. قال تعالى: أني أخلق لكم من الطين كهيئة الطير [آل عمران/ 49]، والمهايأة: ما يتهيأ القوم له فيتراضون عليه على وجه التخمين، قال تعالى: وهيئ لنا من أمرنا رشدا [الكهف/ 10]، ويهيئ لكم من أمركم مرفقا [الكهف/ 16] وقيل: هياك أن تفعل كذا. بمعنى: إياك، قال الشاعر: 473- هياك هياك وحنواء العنق ها ها للتنبيه في قولهم: هذا وهذه، وقد ركب مع ذا وذه وأولاء حتى صار معها بمنزلة حرف منها، و(ها) في قوله تعالى: ها أنتم [آل عمران/ 66] استفهام، قال تعالى: ها أنتم هؤلاء حاججتم [آل عمران/ 66]، ها أنتم أولاء تحبونهم [آل عمران/ 119]، هؤلاء جادلتم [النساء/ 109]، ثم أنتم هؤلاء تقتلون أنفسكم [البقرة/ 85]، لا إلى هؤلاء ولا إلى هؤلاء [النساء/ 143]. و«ها» كلمة في معنى الأخذ، وهو نقيض: هات. أي: أعط، يقال: هاؤم، وهاؤما، وهاؤموا، وفيه لغة أخرى: هاء، وهاءا، وهاءوا، وهائي، وهأن، نحو: خفن وقيل: هاك، ثم يثنى الكاف ويجمع ويؤنث قال تعالى: هاؤم اقرؤا كتابيه [الحاقة/ 19] وقيل: هذه أسماء الأفعال، يقال: هاء يهاء نحو: خاف يخاف ، وقيل: يا خال هلا قلت إذا أعطيتها %~% هياك هياك وحنواء العنق أعطيتنيها فانيا أضراسها %~% لو تعلف البيض به لم ينفلق هاءى يهائي، مثل: نادى ينادي، وقيل: إهاء نحو: إخال. هو : كناية عن اسم مذكر، والأصل: الهاء، والواو زائدة صلة للضمير، وتقوية له، لأنها الهاء التي في: ضربته، ومنهم من يقول: هو مثقل، ومن العرب من يخفف ويسكن، فيقال: هو. تم كتاب الهاء
Exdore translation — not part of the source
El-Heyʾe (heyet): bir şeyin üzerinde bulunduğu hâldir; ister hissedilir (mahsûs) ister aklî (maʿkûl) olsun, ancak hissedilir olanda daha çok kullanılır. Yüce Allah şöyle buyurdu: "Ben size çamurdan kuş şeklinde (kuşun heyeti gibi) bir şey yaparım" [3:49]. El-Mühâyee: bir topluluğun kendisi için hazırlandığı ve tahmin yoluyla üzerinde uzlaştıkları şeydir. Yüce Allah buyurdu: "İşimizde bize bir doğruluk (reşad) hazırla" [18:10] ve "İşinizden size bir kolaylık hazırlasın" [18:16]. "Hiyyâke en tefʿale kezâ" (şunu yapmaktan sakın) da denilir; "iyyâke" (sakın) anlamındadır. Şair şöyle demiştir: 473- Sakın, sakın; boynu eğri (dişi deve)den de (sakın)! Hâ: "Hâ", onların "hâzâ" (bu) ve "hâzihi" (bu, dişil) sözlerinde tenbih (dikkat çekme) içindir. "Zâ", "zih" ve "ülâʾ" ile birleşip onlarla âdeta onlardan bir harf konumuna gelmiştir. Yüce Allah'ın "Ha entüm (işte sizler)" [3:66] sözündeki "hâ" ise istifhâm (soru) içindir. Yüce Allah buyurdu: "İşte siz, (hakkında bilginiz olan şey hususunda) tartışan kimselersiniz" [3:66]; "İşte siz, onları seven kimselersiniz" [3:119]; "İşte siz bunlar (için) mücadele ettiniz" [4:109]; "Sonra sizler, birbirinizi öldüren kimselersiniz" [2:85]; "Ne onlara ne de bunlara (bağlı)" [4:143]. "Hâ" aynı zamanda "alma" anlamında bir kelimedir; o, "hât"ın zıddıdır ki "hât" "ver" demektir. "Hâʾüm, hâʾümâ, hâʾümû" denir. Bunda başka bir söyleyiş (lehçe) de vardır: "hâʾ, hâʾâ, hâʾû, hâʾî, heʾne"; "hafne" (korkun) gibi. "Hâk" da denir; sonra kâf (harfi) tesniye edilir, çoğul yapılır ve müennes yapılır. Yüce Allah buyurdu: "Alın, kitabımı okuyun" [69:19]. Bunların fiil isimleri (esmâʾü'l-efʿâl) olduğu da söylenmiştir; "hâʾe yehâʾü" denir, "hâfe yehâfü" gibi. Şöyle de denilmiştir: Ey dayı! Onu (deveyi) bana verdiğinde keşke deseydin: "Sakın, sakın; boynu eğri olandan (sakın)!" %~% Onu, azı dişleri çürümüş halde bana verdin; öyle ki onunla yumurta yedirilse (o ağız yumurtayı) kırmazdı. "Hâʾâ yühâʾî" da (denir), "nâdâ yünâdî" (seslendi) gibi. "İhâʾ" de denilmiştir, "ihâl" gibi. Hüve: "Hüve": müzekker bir ismin yerini tutan kinâyedir (zamirdir). Aslı "hâ"dır; vâv ise zamire eklenmiş, onu pekiştiren ziyade (fazladan) bir harftir; çünkü o (hâ), "darabtühu" (onu dövdüm) kelimesindeki "hâ"dır. Bazıları "hüve"yi şeddeli (müsakkal) söyler; Araplardan bazıları da hafifletip sükûnlu okur, böylece "hüv" denir. Hâ kitabı (bölümü) tamamlandı.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân · OpenITI (CC BY-NC-SA 4.0)