أصل الجبر: إصلاح الشيء بضرب من القهر، يقال: جبرته فانجبر واجتبر، وقد قيل: جبرته فجبر ، كقول الشاعر: 88- قد جبر الدين الإله فجبر هذا قول أكثر أهل اللغة، وقال بعضهم: ليس قوله (فجبر) مذكورا على سبيل الانفعال، بل ذلك على سبيل الفعل، وكرره، ونبه بالأول على الابتداء بإصلاحه، وبالثاني على تتميمه، فكأنه قال: قصد جبر الدين وابتدأ به فتمم جبره، وذلك أن «فعل» تارة يقال لمن ابتدأ بفعل، وتارة لمن فرغ منه. وتجبر بعد الأكل يقال إما لتصور معنى الاجتهاد والمبالغة، أو لمعنى التكلف، كقول الشاعر: 89- تجبر بعد الأكل فهو نميص وقد يقال الجبر تارة في الإصلاح المجرد، نحو قول علي رضي الله عنه: (يا جابر كل كسير، ويا مسهل كل عسير) ومنه قولهم للخبز: جابر بن حبة ، وتارة في القهر المجرد نحو قوله (عليه السلام): «لا جبر ولا تفويض» والجبر في الحساب: إلحاق شيء به إصلاحا لما يريد إصلاحه، وسمي السلطان جبرا كقول الشاعر: 90- وأنعم صباحا أيها الجبر لقهره الناس على ما يريده، أو لإصلاح أمورهم. والإجبار في الأصل: حمل الغير على أن يجبر الآخر لكن تعورف في الإكراه المجرد، فقيل: أجبرته على كذا، كقولك: أكرهته. وسمي الذين يدعون أن الله تعالى يكره العباد على المعاصي في تعارف المتكلمين مجبرة، وفي قول المتقدمين جبرية وجبرية. والجبار في وعور الرحمن من ولى العور ويأكلن من قو لعاعا وربة واسلم براووق حبيت به صفة الإنسان يقال لمن يجبر نقيصته بادعاء منزلة من التعالي لا يستحقها، وهذا لا يقال إلا على طريق الذم، كقوله عز وجل: وخاب كل جبار عنيد [إبراهيم/ 15]، وقوله تعالى: ولم يجعلني جبارا شقيا [مريم/ 32]، وقوله عز وجل: إن فيها قوما جبارين [المائدة/ 22]، وقوله عز وجل: كذلك يطبع الله على كل قلب متكبر جبار [غافر/ 35]، أي: متعال عن قبول الحق والإيمان له. يقال للقاهر غيره: جبار، نحو: وما أنت عليهم بجبار [ق/ 45]، ولتصور القهر بالعلو على الأقران قيل: نخلة جبارة وناقة جبار . وما روي في الخبر: «ضرس الكافر في النار مثل أحد، وكثافة جلده أربعون ذراعا بذراع الجبار» فقد قال ابن قتيبة: هو الذراع المنسوب إلى الملك الذي يقال له: ذراع الشاة . فأما في وصفه تعالى نحو: العزيز الجبار المتكبر [الحشر/ 23]، فقد قيل: سمي بذلك من قولهم: جبرت الفقير، لأنه هو الذي يجبر الناس بفائض نعمه، وقيل: لأنه يجبر الناس، أي: يقهرهم على ما يريده . ودفع بعض أهل اللغة ذلك من حيث اللفظ، فقال: لا يقال من: «أفعلت» فعال، فجبار لا يبنى من: أجبرت، فأجيب عنه بأن ذلك من لفظ الجبر المروي في قوله: «لا جبر ولا تفويض» لا من لفظ الإجبار ، وأنكر جماعة من المعتزلة ذلك من حيث المعنى فقالوا: يتعالى الله عن ذلك، وليس ذلك بمنكر فإن الله تعالى قد أجبر الناس على أشياء لا انفكاك لهم منها حسبما تقتضيه الحكمة الإلهية، لا على ما تتوهمه الغواة والجهلة، وذلك كإكراههم على المرض والموت والبعث، وسخر كلا منهم لصناعة يتعاطاها، وطريقة من الأخلاق والأعمال يتحراها، وجعله مجبرا في صورة مخير، فإما راض بصنعته لا يريد عنها حولا، وإما كاره لها يكابدها مع كراهيته لها، كأنه لا يجد عنها بدلا ولذلك قال تعالى: فتقطعوا أمرهم بينهم زبرا كل حزب بما لديهم فرحون [المؤمنون/ 53]، وقال عز وجل: نحن قسمنا بينهم معيشتهم في الحياة الدنيا [الزخرف/ 32]، وعلى هذا الحد وصف بالقاهر، وهو لا يقهر إلا على ما تقتضي الحكمة أن يقهر عليه، و# قد روي عن أمير المؤمنين رضي الله عنه: (يا بارئ المسموكات وجبار القلوب على فطرتها شقيها وسعيدها) . وقول ابن قتيبة : هو من: جبرت العظم، فإنه جبر القلوب على فطرتها من المعرفة، فذكر لبعض ما دخل في عموم ما تقدم. وجبروت: فعلوت من التجبر، واستجبرت حاله: تعاهدت أن أجبرها، وأصابته مصيبة لا يجتبرها أي: لا يتحرى لجبرها من عظمها، واشتق من لفظ جبر العظم الجبيرة: للخرقة التي تشد على المجبور، والجبارة للخشبة التي تشد عليه، وجمعها جبائر، وسمي الدملوج جبارة تشبيها بها في الهيئة، والجبار: لما يسقط من الأرش.
Exdore translation — not part of the source
el-Cebr'in aslı: Bir şeyi bir tür zorlama (kahr) ile onarmaktır. «Cebertuhu fe'ncebera ve'ctebera» (onu onardım, o da düzeldi) denir. «Cebertuhu fe-cebera» de denmiştir; şairin şu sözünde olduğu gibi: 88- «Allah, dini onardı da o (din) onarıldı.» Bu, dil âlimlerinin çoğunun görüşüdür. Bazıları ise şöyle demiştir: Onun «(fe-cebera)» sözü, edilgenlik (infiâl) yoluyla değil, etkenlik (fiil) yoluyla söylenmiştir; (şair) fiili tekrarlamış, birincisiyle onu onarmaya başlamaya, ikincisiyle de tamamlamaya işaret etmiştir. Sanki şöyle demiştir: Dini onarmayı kastetti ve ona başladı, sonra onu onarmayı tamamladı. Çünkü «feale (yaptı)» bazen bir işe başlayan, bazen de onu bitiren için söylenir. «Tecebbera baʿde'l-ekl» (yendikten sonra yeniden bitip gürleşti) ifadesi ise, ya çaba ve mübalağa manasının tasavvuru için, ya da tekellüf (yapmacıklık) manası için kullanılır; şairin şu sözünde olduğu gibi: 89- «Yendikten sonra yeniden bitti; böylece o, taze bir sürgündür (nemîs).» «el-Cebr» bazen salt onarma anlamında kullanılır; Ali'nin (radıyallahu anh) şu sözünde olduğu gibi: «Ey her kırığı onaran ve ey her güçlüğü kolaylaştıran!» Ekmek için «Câbir b. Habbe (tanenin oğlu Câbir)» demeleri de bundandır. Bazen de salt kahır (zorlama) anlamında kullanılır; (Peygamber) aleyhisselamın «Ne cebr ne de tefvîz vardır» sözünde olduğu gibi. Hesaptaki (matematikteki) «cebr»: Düzeltilmek istenen şeyi düzeltmek için ona bir şey eklemektir. Sultana (hükümdara) «cebr» denmiştir; şairin şu sözünde olduğu gibi: 90- «Sabahın hayrolsun, ey cebr (hükümdar)!» Bu, onun insanları istediği şeye zorlaması ya da onların işlerini düzeltmesi sebebiyledir. «el-İcbâr» aslında: Bir başkasını, diğerini onarmaya (cebr etmeye) sevk etmektir; ancak salt zorlama (ikrâh) anlamında yaygınlaşmıştır. Böylece «onu şuna icbâr ettim» denmiştir; «onu ikrâh ettim (zorladım)» demen gibi. Yüce Allah'ın kulları günahlara zorladığını iddia edenlere, kelamcıların örfünde «Mücbire», öncekilerin (mütekaddimîn) tabirinde ise «Cebriyye» (جَبْرِيّة) ve «Ceberiyye» (جَبَرِيّة) denmiştir. el-Cebbâr, insanın vasfı olarak: Rahmân'ın gedikleri, o gediği üstlenendendir; ve (dişiler) «Kav»dan taze filizden (leʿâʿ) ve «rubbe» (otundan) yerler; ve süzülmüş saf şarapla (rânûk) esen kal, onunla ikram olundun — eksikliğini (nakîsa), hak etmediği bir yücelik makamı iddia ederek örtmeye çalışan kimse için kullanılır. Bu ise ancak yerme (zem) yoluyla söylenir. Yüce Allah'ın «Her inatçı zorba (cebbâr) hüsrana uğradı» [14:15] sözü, «Beni zorba ve bedbaht kılmadı» [19:32] sözü, «Şüphesiz orada zorba bir kavim var» [5:22] sözü ve «İşte böylece Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini mühürler» [40:35] sözünde olduğu gibi; yani hakkı ve ona iman etmeyi kabul etmekten yüksekte duran (kibirlenen) demektir. Başkasını kahreden için de «cebbâr» denir; «Sen onların üzerinde bir zorba (cebbâr) değilsin» [50:45] sözünde olduğu gibi. Emsallerine üstün gelmekle (ortaya çıkan) kahır tasavvur edildiği için «nahle cebbâre (uzun hurma ağacı)» ve «nâka cebbâr (iri deve)» denmiştir. Haberde rivayet edilen «Kâfirin azı dişi cehennemde Uhud (dağı) gibidir, derisinin kalınlığı ise cebbâr arşınıyla kırk arşındır» (sözüne gelince): İbn Kuteybe demiştir ki: Bu, o hükümdara nispet edilen ve «zirâʿu'ş-şât» denilen arşındır. Yüce Allah'ın vasfı olarak (kullanılmasına) gelince — «el-Azîz, el-Cebbâr, el-Mütekebbir» [59:23] örneğinde olduğu gibi — şöyle denmiştir: Bu ad O'na, «cebertü'l-fakîr (fakiri onardım/ihyâ ettim)» sözlerinden dolayı verilmiştir; çünkü insanları taşkın (bol) nimetleriyle onaran O'dur. Ayrıca: İnsanları icbâr ettiği, yani onları istediği şeye zorladığı için de denmiştir. Bazı dil âlimleri bunu lafız açısından reddetmiş ve şöyle demiştir: «Efʿaltü» kalıbından «faʿʿâl» (kalıbı) türetilmez; dolayısıyla «cebbâr», «ecbertü»den (icbâr'dan) yapılmaz. Buna şöyle cevap verilmiştir: O (kelime), «Ne cebr ne tefvîz» sözünde rivayet edilen «cebr» lafzındandır; «icbâr» lafzından değildir. Mu'tezile'den bir topluluk ise bunu mana açısından reddetmiş ve: «Allah bundan münezzehtir» demişlerdir. Oysa bu, yadırganacak bir şey değildir; çünkü Yüce Allah, ilahî hikmetin gerektirdiği üzere, insanları kendilerinden kurtulamayacakları birtakım şeylere icbâr etmiştir — azgınların ve cahillerin vehmettiği şekilde değil. Bu, onların hastalığa, ölüme ve (yeniden) dirilmeye zorlanması gibidir. (Allah) her birini, uğraşacağı bir sanata ve gözeteceği bir ahlak ve amel yoluna boyun eğdirmiştir (musahhar kılmıştır); onu, muhayyer (seçim sahibi) görünümünde mecbur kılmıştır: Ya sanatından razı olup ondan ayrılmayı istemez, ya da ondan hoşlanmadığı hâlde, sanki ona bir alternatif bulamıyormuş gibi, hoşnutsuzluğuyla birlikte ona katlanır. Bu yüzden Yüce Allah «Onlar işlerini aralarında parça parça böldüler; her grup kendi yanındakiyle sevinmektedir» [23:53] buyurmuş ve «Onların dünya hayatındaki geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık» [43:32] buyurmuştur. İşte bu anlam üzere (Allah) «el-Kâhir» ile de nitelenmiştir; O ise ancak hikmetin, üzerine kahredilmesini gerektirdiği şeyde kahreder. Mü'minlerin emiri (Ali)'den (radıyallahu anh) şöyle rivayet edilmiştir: «Ey gökleri (el-mesmûkât) yaratan ve kalpleri — bedbahtını da bahtiyarını da — fıtratları üzere onaran (Cebbâr)!» İbn Kuteybe'nin «bu, cebertü'l-azm (kemiği onardım) (ifadesin)dendir» sözüne gelince: (Allah) kalpleri, marifet (bilgi) bakımından fıtratları üzere onarmıştır; bu, daha önce geçen genel anlamın kapsamına giren bir kısmın zikredilmesidir. «Ceberût»: «Tecebbür»den (türeyen) «feʿalût» kalıbındadır. «İstecbertü hâlehu» — onun hâlini onarmayı üstlendim (demektir). «Ona öyle bir musibet isabet etti ki onu telafi edemez (lâ yectebiruhâ)» — yani büyüklüğünden dolayı onun onarılmasına yönelemez (demektir). «Kemik onarma (cebrü'l-azm)» lafzından «cebîre» türetilmiştir: Kırığa (onarılana) bağlanan bez (sargı) için. «Cibâre» ise onun üzerine bağlanan tahta içindir; çoğulu «cebâir»dir. «Dümlûc (pazıbend)» de biçimce ona benzetilerek «cibâre» diye adlandırılmıştır. «el-Cübâr» ise: Arştan (tazminattan) düşen (karşılığı ödenmeyen) şey için (kullanılır).
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân · OpenITI (CC BY-NC-SA 4.0)