← Rehberler

Hayvanlar ve yeryüzü: Kuran'da emanet ahlakı

Hayvanlar ve yeryüzü: Kuran'da emanet ahlakı

Kısaca

Kuran insanı yeryüzüne halîfe olarak yerleştirir; ama aynı metin bu görevi bir mülkiyet belgesi gibi değil, hesabı sorulacak bir sorumluluk gibi anlatır. Yerde yürüyen canlılar ve kanatlarıyla uçan kuşlar "sizin gibi topluluklar" diye tanımlanır; rızıkları insana değil Allah'a bağlanır. Göğün yükseltilmesiyle birlikte konan mîzânın bozulmaması istenir, israf yasaklanır, "ekini ve nesli helâk etmek" bozgunculuğun tarifi olur. Karada ve denizde görünen bozulmanın kaynağı ise açıkça "insanların elleriyle kazandıkları" olarak gösterilir. Bu yazı bu ayet kümesini metnin kendi sırasıyla okur ve nerede ayetin dediğinin bittiğini, nerede yorumun başladığını ayırır.

İlgili Âyetler

  • 2:30 — İnsan yeryüzüne halîfe olarak görevlendirilir; melekler bozgunculuk ihtimalini sorar.
  • 6:165 — Halîfelik bir deneme çerçevesinde tanımlanır: verilenler hakkında sınanmak.
  • 35:39 — Halîfelik verilir; nankörlüğün zararı halîfenin kendisinedir.
  • 11:61 — İnsan yerden yaratılmış ve orada yaşatılmıştır.
  • 6:38 — Yerdeki canlılar ve iki kanadıyla uçan kuşlar "sizin gibi topluluklar"dır.
  • 24:41 — Dizi dizi kuşlar da tesbih eder; her biri kendi salâtını bilmektedir.
  • 11:6 — Yeryüzündeki hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah'a ait olmasın.
  • 29:60 — Rızkını yanında taşımayan nice canlıya da, insana da rızık veren O'dur.
  • 16:5 — Hayvanlarda insan için ısıtıcı şeyler ve birçok yarar vardır.
  • 16:6 — Akşam getirirken, sabah salıverirken onlarda bir güzellik vardır.
  • 16:7 — Yükleri, insanın tek başına güçlükle ulaşacağı yerlere taşırlar.
  • 16:8 — At, katır ve eşek: binmek ve güzel görüntü için.
  • 55:7 — Gök yükseltilmiş, birlikte bir denge konmuştur.
  • 55:8 — Bu dengede azgınlık yapılmaması istenir.
  • 55:9 — Ölçü adaletle yerine getirilecek, eksik tartılmayacaktır.
  • 7:31 — Yiyin, için, israf etmeyin; O israf edenleri sevmez.
  • 6:141 — Ürünün hakkı verilecek, yine de israf edilmeyecektir.
  • 17:26 — Hak verilecek, saçıp savurulmayacaktır.
  • 17:27 — Saçıp savuranlar şeytanların kardeşleri diye nitelenir.
  • 2:205 — Bozgunculuğun tarifi: ekini ve nesli helâk etmek.
  • 30:41 — Karada ve denizde bozulma, insan elinin kazancıyla ilişkilendirilir.
  • 7:56 — Düzenine kavuşturulmuş yeryüzünde bozgunculuk yasaklanır.

Halîfelik: yetki mi, emanet mi?

Kuran'da insanın yeryüzündeki konumu tek bir kelimeyle özetlenir: halîfe. Bu kelimenin ilk geçtiği yerde sahne bir tayin sahnesidir; ilginç olan, tayinin hemen ardından gelen itirazın konusudur.

إِنِّى جَاعِلٌ فِى ٱلْأَرْضِ خَلِيفَةً

"Hani Rabbin meleklere “Ben yeryüzünde bir halife (sorumlu) görevlendireceğim” demişti." (2:30)

Melekler bu göreve karşı "orada bozgunculuk çıkarmakta ve kan dökmekte olanı mı görevlendiriyorsun?" diye sorar. Yani metin, halîfeliği daha kurulurken bozgunculuk ihtimaliyle yan yana koyar. Görev, riski bilinerek verilmiştir.

Kelimenin çoğul biçimi de aynı çerçeveyi taşır. Orada halîfelik bir ayrıcalık değil, bir sınama olarak tanımlanır.

وَهُوَ ٱلَّذِى جَعَلَكُمْ خَلَـٰٓئِفَ ٱلْأَرْضِ وَرَفَعَ بَعْضَكُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَـٰتٍ لِّيَبْلُوَكُمْ فِى مَآ ءَاتَىٰكُمْ

"Sizi yeryüzünün halifeleri (sorumluları olarak) görevlendiren ve verdiği (nimetler) hakkında sizi denemek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur." (6:165)

Aynı ifade Fâtır suresinde, nankörlüğün zararının kime döndüğü belirtilerek tekrarlanır: "O (Allah) sizi yeryüzünde halifeler (sorumlular) olarak görevlendirmiştir." (35:39). Sâlih'in Semûd'a hitabında ise insanın yeryüzüyle ilişkisi yaratılış-yerleşim çizgisinde anılır.

هُوَ أَنشَأَكُم مِّنَ ٱلْأَرْضِ وَٱسْتَعْمَرَكُمْ فِيهَا

"O sizi yerden (topraktan) yaratmış ve sizi orada yaşatmıştı." (11:61)

(yorum) Bu dört ayet bir arada okunduğunda halîfelik, "yeryüzü senindir, dilediğini yap" anlamına gelen bir tasarruf yetkisi gibi durmuyor. Üç kayıt hep birlikte geliyor: görev veriliyor (2:30), verilen şey hakkında hesap soruluyor (6:165), ve görevi kötüye kullanmanın faturası göreve getirilene kesiliyor (35:39). Hukuk diliyle söylenirse bu bir mülkiyet değil, bir vekâlettir: yetki gerçektir ama ödünçtür, sınırlıdır ve denetlenir. 11:61'deki "yerden yaratılma" kaydı da insanı yeryüzünün dışında bir konuma yerleştirmez; onu yeryüzünün bir parçası olarak tanımlar.

"Sizin gibi topluluklar": hayvanın statüsü

Metnin en dikkat çekici cümlelerinden biri, hayvanları insanla aynı kategorik dile yerleştiren cümledir.

وَمَا مِن دَآبَّةٍ فِى ٱلْأَرْضِ وَلَا طَـٰٓئِرٍ يَطِيرُ بِجَنَاحَيْهِ إِلَّآ أُمَمٌ أَمْثَالُكُم

"Yerde yürüyen canlılar ve (gökte) iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi ancak sizin gibi topluluklardır." (6:38)

Ayet burada bitmez; aynı cümle "Sonra sadece Rablerinin huzurunda toplanacaklardır." diye sürer. Yani hayvanlar yalnız yaratılış bakımından değil, akıbet bakımından da bir cümlenin içine alınmıştır.

Nûr suresinde kuşlar bu kez ibadet dilinin öznesi olur.

وَٱلطَّيْرُ صَـٰٓفَّـٰتٍ ۖ كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُۥ وَتَسْبِيحَهُۥ

"Göklerde ve yerde bulunanlarla dizi dizi kuşların Allah’ı tesbih ettiklerini görmüyor musun? Elbette her biri kendi salâtını (duasını) ve tesbihini (yüceltmesini) bilmektedir." (24:41)

Rızık meselesinde de hayvan, insanın verdiği bir şeye muhtaç olarak değil, doğrudan Allah'a bağlanmış olarak anılır.

وَمَا مِن دَآبَّةٍ فِى ٱلْأَرْضِ إِلَّا عَلَى ٱللَّهِ رِزْقُهَا

"Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki rızkı yalnızca Allah’a ait olmasın." (11:6)

وَكَأَيِّن مِّن دَآبَّةٍ لَّا تَحْمِلُ رِزْقَهَا ٱللَّهُ يَرْزُقُهَا وَإِيَّاكُمْ

"Nice canlı var ki rızkını (yanında) taşımıyor. Onlara da size de rızık veren Allah’tır." (29:60)

(yorum) Bu üç ayetin ortak etkisi şudur: hayvan, hukuki deyimle "şey" değildir. 6:38'de insanla aynı sözcükle — ümmet — anılır; 24:41'de kendi ibadet biçimi olduğu söylenir; 11:6 ve 29:60'ta ise rızkı insanın lütfuna değil, doğrudan Allah'a bağlanır. Bu son nokta emanet ahlakı açısından belirleyicidir: insanın hayvana bakması bir bağış değil, kendisine ait olmayan bir rızkın taşınmasına aracılık etmektir. Metin, hayvanın insanla eşit olduğunu söylemez; ama insanın hayvan üzerinde mutlak bir mülkiyet iddia edebileceğini de söylemez.

Yarar var, mülkiyet iddiası yok

Nahl suresi hayvanların insana sağladığı yararları tek tek sayar. Bu sayım, emanet ahlakının karşı kutbu değil, tam olarak zeminidir: yarar reddedilmez, kaynağı hatırlatılır.

وَٱلْأَنْعَـٰمَ خَلَقَهَا ۗ لَكُمْ فِيهَا دِفْءٌ وَمَنَـٰفِعُ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ

"Hayvanları da O yaratmıştır. Onlarda sizin için ısıtıcı (şeyler) ve birçok yarar vardır. Onların bir kısmından da yersiniz." (16:5)

وَلَكُمْ فِيهَا جَمَالٌ حِينَ تُرِيحُونَ وَحِينَ تَسْرَحُونَ

"(Ayrıca) onlarda sizin için akşam getirirken, sabah salıverirken bir (başka) güzellik vardır." (16:6)

وَتَحْمِلُ أَثْقَالَكُمْ إِلَىٰ بَلَدٍ لَّمْ تَكُونُوا۟ بَـٰلِغِيهِ إِلَّا بِشِقِّ ٱلْأَنفُسِ

"(O hayvanlar) yüklerinizi, (büyük) güçlüklere katlanmadan ulaşamayacağınız şehir(ler)e taşırlar." (16:7)

وَٱلْخَيْلَ وَٱلْبِغَالَ وَٱلْحَمِيرَ لِتَرْكَبُوهَا وَزِينَةً ۚ وَيَخْلُقُ مَا لَا تَعْلَمُونَ

"Kendilerine binmeniz ve güzel görüntü olsun diye atı, katırı ve eşeği de (yaratmıştır)." (16:8)

(yorum) Bu dört ayette dikkat çeken şey, yararların sıralanış biçimidir. Isınma ve gıda (16:5) ile taşımacılık (16:7) arasına bir "güzellik" maddesi girer (16:6): sürünün akşam dönüşü ve sabah çıkışı, faydadan bağımsız olarak bir estetik değer olarak anılır. 16:8 aynı şeyi bir kez daha yapar; binek hayvanı hem işlev hem zînet olarak geçer. Metin hayvanı yalnız bir üretim girdisi olarak konumlandırmıyor. Cümlelerin öznesi de baştan sona insan değil: "O yaratmıştır", "yaratmaktadır". Yarar insanındır, hayvan insanın değil.

Mîzân: bozulmaması istenen denge

Rahmân suresi kâinatın kuruluşunu anlatırken göğün yükseltilmesiyle bir "denge"nin konulmasını aynı cümlede birleştirir; hemen ardından bu dengeye dokunulmaması istenir.

وَٱلسَّمَآءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ ٱلْمِيزَانَ

"(Allah) dengede azgınlık yapmayasınız (dengeyi bozmayasınız) diye göğü yükseltmiş ve (oraya) bir denge koymuştur." (55:7)

أَلَّا تَطْغَوْا۟ فِى ٱلْمِيزَانِ

"(Allah) dengede azgınlık yapmayasınız (dengeyi bozmayasınız) diye göğü yükseltmiş ve (oraya) bir denge koymuştur." (55:8)

وَأَقِيمُوا۟ ٱلْوَزْنَ بِٱلْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا۟ ٱلْمِيزَانَ

"Ölçüyü adaletle yerine getirin ve eksik tartmayın!" (55:9)

(yorum) Üç ayetin dizilişi bir geçiş yapar: kozmik ölçekten (gök) ahlaki emre (azgınlık yapmayın), oradan da gündelik ve ölçülebilir bir pratiğe (eksik tartmayın). Bu geçiş, metnin kendi kurduğu bir köprüdür. Dolayısıyla "mîzân"ı yalnız terazi, yalnız adalet ya da yalnız ekolojik denge diye okumak, üç basamağın birini alıp ikisini bırakmak olur. Emanet ahlakı açısından anlamlı olan, aynı kelimenin hem evrenin düzenine hem de pazardaki teraziye uygulanabilmesidir: ölçüyü bozmak, ölçeği ne olursa olsun aynı fiildir.

İsraf ve tebzir: emanetin gündelik ihlali

Kuran'da tüketimin sınırı iki kelimeyle çizilir: israf (haddi aşmak) ve tebzîr (saçıp savurmak). İkisi de yasak listesinde soyut bir günah olarak değil, izinle birlikte gelen bir kayıt olarak durur.

وَكُلُوا۟ وَٱشْرَبُوا۟ وَلَا تُسْرِفُوٓا۟ ۚ إِنَّهُۥ لَا يُحِبُّ ٱلْمُسْرِفِينَ

"Ey âdemoğulları! Her secdede ziynetinizi takının! Yiyin, için, israf etmeyin! Şüphesiz ki O, israf edenleri sevmez." (7:31)

Aynı kayıt, hasat bağlamında bir kez daha düşülür. Orada önce ürünün hakkının verilmesi istenir, sonra israf yasaklanır.

كُلُوا۟ مِن ثَمَرِهِۦٓ إِذَآ أَثْمَرَ وَءَاتُوا۟ حَقَّهُۥ يَوْمَ حَصَادِهِۦ ۖ وَلَا تُسْرِفُوٓا۟

"Her biri meyve verdiği zaman meyvesinden yiyin! Toplandığı gün de hakkını (zekâtını ve sadakasını) verin (fakat) israf etmeyin!" (6:141)

İsrâ suresinde ise savurganlık, oldukça sert bir benzetmeyle nitelendirilir.

وَلَا تُبَذِّرْ تَبْذِيرًا

"Akrabaya, yoksula ve yolda kalmışa hakkını ver! Saçıp savurma!" (17:26)

إِنَّ ٱلْمُبَذِّرِينَ كَانُوٓا۟ إِخْوَٰنَ ٱلشَّيَـٰطِينِ

"Şüphesiz ki saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir." (17:27)

(yorum) Üç yerde de yapı aynıdır: önce izin ya da emir, sonra sınır. Yemek serbesttir, israf değil (7:31). Ürünü yemek serbesttir, hakkını vermeden ve ölçüyü kaçırarak değil (6:141). Harcamak gerekir, savurmak değil (17:26-27). Emanet ahlakı açısından bu yapı önemlidir: metin tüketimi yasaklayıp bir çilecilik önermiyor, tüketime bir tavan koyuyor. 17:26'da tavanın hemen yanında bir taban da var — akrabanın, yoksulun ve yolda kalmışın hakkı. Yani sınır yalnız "az tüket" demiyor; artanın nereye gideceğini de söylüyor.

Ekin, nesil, kara ve deniz: bozulmanın adı

Kuran bozgunculuğu (fesâd) tanımlarken soyut kalmaz; ona iki somut nesne verir.

وَإِذَا تَوَلَّىٰ سَعَىٰ فِى ٱلْأَرْضِ لِيُفْسِدَ فِيهَا وَيُهْلِكَ ٱلْحَرْثَ وَٱلنَّسْلَ ۗ وَٱللَّهُ لَا يُحِبُّ ٱلْفَسَادَ

"O dönüp gittiğinde (veya bir yetki sahibi olduğunda) yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak, ekinleri ve nesli yok etmek (bozmak) için çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez." (2:205)

Rûm suresinde ise bozulmanın kapsamı ve faili birlikte verilir.

ظَهَرَ ٱلْفَسَادُ فِى ٱلْبَرِّ وَٱلْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِى ٱلنَّاسِ لِيُذِيقَهُم بَعْضَ ٱلَّذِى عَمِلُوا۟ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ

"İnsanların elleriyle kazandıkları (yaptıkları) yüzünden karada ve denizde bozulma meydana geldi. Böylece (yanlış yoldan) dönsünler diye (Allah onların) yaptıklarının bir kısmını onlara tattırır." (30:41)

A'râf suresinde yasak, yeryüzünün önceki hâline atıfla kurulur.

وَلَا تُفْسِدُوا۟ فِى ٱلْأَرْضِ بَعْدَ إِصْلَـٰحِهَا

"Düzenine kavuşturulduktan sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın!" (7:56)

(yorum) 2:205 bozgunculuğa iki hedef verir: hars (ekin) ve nesl (nesil, döl). İkisi de kendi başına duran nesneler değil, üreme kapasitesine sahip şeylerdir — biri bitkinin, biri canlının devamlılığı. Bu okumaya göre fesâd, var olanı tüketmekten çok, yenilenme kapasitesini kesmektir. 30:41 aynı fikri mekân üzerinden genişletir: kara ve deniz, yani insanın erişebildiği iki alanın tamamı. Ayetin fail cümlesi de dolaylı değildir: "insanların elleriyle kazandıkları". 7:56'daki "düzenine kavuşturulduktan sonra" kaydı ise bozulmayı bir başlangıç durumu değil, bir müdahale sonucu olarak konumlandırır.

Kök ve Kelime Notu

Aşağıdaki sayılar bu platformun kelime-kök tablosundan sayılmıştır; Kuran metninin tamamı bu tabloda kelime kelime işaretlidir.

KökAnlam alanıKuran'daki kelime geçişiBu yazıdaki yerleri
د ب ب (dābbe)yerde hareket eden canlı186:38, 11:6, 29:60
أ م م (ümmet)topluluk, izlenen yol118 (çoğul ümem biçimi 13)6:38
ط ي ر (tayr)kuş; uçmak296:38, 24:41
و ز ن (mîzân)tartmak, ölçü23 (isim mîzân biçimi 9)55:7, 55:8, 55:9
س ر ف (israf)haddi aşmak237:31, 6:141
ف س د (fesâd)bozulmak, bozmak502:205, 30:41, 7:56
ح ر ث (hars)ekin, tarla142:205
ن س ل (nesl)soy, döl42:205

İki nokta ayrıca sayıldı:

  • Halîfe kelimesi Kuran'da yalnız iki yerde tekil olarak geçer: 2:30 ve 38:26. Çoğul halâif biçimi dört yerdedir (6:165, 10:14, 10:73, 35:39); hulefâ biçimi üç yerdedir (7:69, 7:74, 27:62).
  • İsim olarak mîzânın geçtiği dokuz yer: 6:152, 7:85, 11:84, 11:85, 42:17, 55:7, 55:8, 55:9, 57:25. Bunların çoğu alışverişte ölçü bağlamındadır; 55:7 ise kozmik bağlamdadır.

(yorum) Halîfe kelimesinin tekil hâlinin yalnız iki yerde geçmesi, üzerine kurulan geniş "yeryüzünün efendisi" söyleminin metinsel dayanağının sanıldığı kadar geniş olmadığını gösterir. İki geçişten biri (38:26) ise Davud'a yöneliktir ve hemen ardından "insanlar arasında hak ile hükmet" kaydı gelir — yani orada da halîfelik, kayıtsız yetki değil, kayıtlı görev anlamındadır.

Farklı Okumalar

(yorum) Kozmolojik okuma. 55:7-9'daki mîzânı öncelikle evrenin fiziksel düzeni sayan okuma. Bu okumaya göre "dengede azgınlık" doğal dengelere yapılan müdahalelerdir; ticari ölçü ise bu ilkenin insan ölçeğindeki örneğidir. Gücü: 55:7'nin gök ile aynı cümlede olmasıdır. Zayıflığı: 55:9 açıkça tartıdan söz eder.

(yorum) Hukuki-ticari okuma. Mîzânı esas olarak ölçü-tartı adaleti sayan okuma. 6:152, 7:85, 11:84-85 ve 17:35 gibi yerlerde kelimenin alışveriş bağlamında geçmesine dayanır. Bu okumada 55:7'nin kozmik çerçevesi, ticari adalete verilen ağırlığı büyütmek için kurulmuş bir girizgâhtır.

(yorum) Ekolojik okuma. 30:41'i doğrudan çevresel bozulmaya işaret sayan, 2:205'teki "ekin ve nesil"i biyolojik devamlılık diye okuyan yaklaşım. Gücü: 30:41'in mekân tarifi (kara ve deniz) ile failin (insan eli) birlikte verilmesidir. Sınırı: ayetin kendi ifadesi "bozulma"nın türünü belirtmez; iklim, kirlilik, tür kaybı gibi tanımlar metinden değil bugünün diliyle yapılan bir eşleştirmeden gelir.

(yorum) Ahlaki-teolojik okuma. 30:41'deki fesâdı öncelikle insanın işlediği günahlar ve bunların toplumsal sonuçları sayan geleneksel yaklaşım. Bu okumada ayetin konusu tabiat değil, insanın kendi düzenini bozmasıdır; "tattırma" da bir uyarı mekanizmasıdır.

Bu dört okuma birbirini dışlamak zorunda değildir. 6:38'in hayvanı "ümmet" sayan ifadesi ve 11:6'nın rızkı Allah'a bağlaması, her dört okumada da insanın konumunu sınırlandırır.

Dürüst Sınır

Metinde açık olan: Yerdeki canlılar ve kanatlarıyla uçan kuşların "sizin gibi topluluklar" olduğu ve Rablerinin huzurunda toplanacakları söylenir (6:38). Kuşların tesbihinden ve her birinin kendi salâtını bildiğinden söz edilir (24:41). Her canlının rızkının Allah'a ait olduğu bildirilir (11:6, 29:60). Hayvanların insana sağladığı yararlar sayılır ve bunların yaratıcısının Allah olduğu belirtilir (16:5-8). Göğün yükseltilmesiyle bir denge konduğu, bu dengede azgınlık yapılmaması ve eksik tartılmaması istenir (55:7-9). Yeme-içmede ve harcamada israf ile tebzîr yasaklanır (7:31, 6:141, 17:26-27). Ekini ve nesli helâk etmek bozgunculuk olarak nitelenir (2:205); karada ve denizdeki bozulma insanın kazancına bağlanır (30:41); düzene kavuşturulmuş yeryüzünde bozgunculuk yasaklanır (7:56). İnsan yeryüzüne halîfe olarak görevlendirilmiştir ve bu görev bir sınama çerçevesindedir (2:30, 6:165, 35:39).

Yoruma kalan: 6:38'deki "sizin gibi topluluklar" ifadesinin tam kapsamı — hayvanların ahlaki sorumluluk taşıyıp taşımadığı, "toplanma"nın hangi anlamda olduğu — metinde açıklanmaz; ayet bunu söylemez, dolayısıyla bu yönde kurulan her cümle yorumdur. 24:41'deki tesbihin bilinçli bir eylem mi yoksa varoluşsal bir düzen mi olduğu belirtilmez. 55:7'deki mîzânın kozmik denge mi, ahlaki ilke mi, ticari terazi mi olduğu tek anlamla sabitlenmemiştir; yukarıdaki üç okuma bu boşluktan doğar. 30:41'deki "bozulma"nın çevresel tahribat anlamına geldiği, ayetin lafzından değil bugünkü bağlamdan yapılan bir çıkarımdır; ayet ne iklimden ne türlerden söz eder. İsrafın nicel eşiği — ne kadarı yeter, ne kadarı fazla — hiçbir yerde sayıyla verilmemiştir. Hayvan hakları, kesim koşulları, deney, avlanma sınırı gibi somut kurallar bu ayetlerden doğrudan çıkarılamaz; bunlar fıkıh katmanında geliştirilmiş meselelerdir ve bu yazının konusu değildir.

Bu yazı ne değildir: Bir çevre politikası önerisi ya da bir helal-haram listesi değildir. Kuran'ın modern ekoloji bilimini "önceden haber verdiğini" iddia etmez; ayetlerin kendi dilinde ne dediğini gösterip bugünün sorularıyla temas noktalarını işaret eder, o kadar.

Sonuç: Bu ayet kümesinin ortak yönü, insanın yetkisini reddetmeden onu çerçevelemesidir. İnsan yeryüzüne halîfe kılınmıştır ama bu bir mülkiyet değil, hakkında sınandığı bir emanettir. Hayvan bir "şey" değil, kendi rızkı ve kendi tesbihi olan bir topluluktur. Yarar meşrudur, israf değildir. Ölçü kurulmuştur, bozulması yasaktır. Ve bozulma ortaya çıktığında metin faili aramaz, doğrudan söyler: insanların elleriyle kazandıkları.

Kaynak: Kur'an ayetleri (M. Okuyan meali) + kuranokuyan.com. Kuran-merkezli, mezhep-üstü, atıflı.

İlgili ayetler