العقل يقال للقوة المتهيئة لقبول العلم، ويقال للعلم الذي يستفيده الإنسان بتلك القوة عقل، ولهذا قال أمير المؤمنين رضي الله عنه: 327- رأيت العقل عقلين %~% فمطبوع ومسموع 328- ولا ينفع مسموع %~% إذا لم يك مطبوع 329- كما لا ينفع الشمس %~% وضوء العين ممنوع وإلى الأول أشار (صلى الله عليه وسلم آله) بقوله: «ما خلق الله خلقا أكرم عليه من العقل» وإلى الثاني أشار بقوله: «ما كسب أحد شيئا أفضل من عقل يهديه إلى هدى أو يرده عن ردى» وهذا العقل هو المعني بقوله: وما يعقلها إلا العالمون [العنكبوت/ 43]، وكل موضع ذم الله فيه الكفار بعدم العقل فإشارة إلى الثاني دون الأول، نحو: ومثل الذين كفروا كمثل الذي ينعق إلى قوله: صم بكم عمي فهم لا يعقلون ونحو ذلك من الآيات، وكل موضع رفع فيه التكليف عن العبد لعدم العقل فإشارة إلى الأول. وأصل العقل: الإمساك والاستمساك، كعقل البعير بالعقال، وعقل الدواء البطن، وعقلت المرأة شعرها، وعقل لسانه: كفه، ومنه قيل للحصن: معقل، وجمعه معاقل. وباعتبار عقل البعير قيل: عقلت المقتول: أعطيت ديته، وقيل: أصله أن تعقل الإبل بفناء ولي الدم، وقيل: بل بعقل الدم أن يسفك، ثم سميت الدية بأي شيء كان عقلا، وسمي الملتزمون له عاقلة، وعقلت عنه: نبت عنه في إعطاء الدية، ودية معقلة على قومه: إذا صاروا بدونه، واعتقله بالشغزبية : إذا صرعه، واعتقل رمحه بين ركابه وساقه، وقيل: العقال: صدقة عام، لقول أبي بكر رضي الله عنه (لو منعوني عقالا لقاتلتهم) ولقولهم: أخذ النقد ولم يأخذ العقال ، وذلك كناية عن الإبل بما يشد به، أو بالمصدر، فإنه يقال: عقلته عقلا وعقالا، كما يقال: كتبت كتابا، ويسمى المكتوب كتابا، كذلك يسمى المعقول عقالا، والعقيلة من النساء والدر وغيرهما: التي تعقل، أي: تحرس وتمنع، كقولهم: علق مضنة لما يتعلق به، والمعقل: جبل أو حصن يعتقل به، والعقال: داء يعرض في قوائم الخيل، والعقل: اصطكاك فيها.
Exdore translation — not part of the source
el-Akl (akıl): Bu söz, ilmi kabul etmeye hazır olan güç için kullanılır; insanın o güç aracılığıyla elde ettiği ilme de akıl denir. Bunun için Mü'minlerin Emîri (Allah ondan razı olsun) şöyle demiştir: 327- Aklı iki akıl olarak gördüm %~% biri yaratılıştan (matbû'), biri işitmeyle (mesmû') 328- İşitilen fayda vermez %~% eğer yaratılıştan olan bulunmazsa 329- Nitekim güneş de fayda vermez %~% göz ışığı engellenmişse Birincisine Peygamber (Allah'ın salât ve selâmı onun ve âlinin üzerine olsun) şu sözüyle işaret etmiştir: «Allah, kendisi katında akıldan daha değerli bir varlık yaratmamıştır.» İkincisine ise şu sözüyle işaret etmiştir: «Hiç kimse, kendisini bir hidayete ulaştıran yahut bir helâkten çeviren akıldan daha üstün bir şey kazanmamıştır.» Bu (ikinci) akıl, Yüce Allah'ın şu sözünde kastedilendir: «Onları ancak bilenler akleder» [29:43]. Allah'ın kâfirleri akılsızlıkla yerdiği her yerde, birinciye değil ikinciye işaret vardır. Şu ayette olduğu gibi: «Küfredenlerin durumu, çağıran(a karşı bağıran)ın durumu gibidir» — «sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; artık onlar akletmezler» sözüne kadar. Ve buna benzer ayetler. Kulun akıl bulunmadığı için sorumluluğunun (teklîf) kaldırıldığı her yerde ise birinciye işaret vardır. Aklın aslı: tutmak ve tutunmaktır (el-imsâk ve'l-istimsâk); devenin bağla (ikâl) bağlanması (aklü'l-beîr) gibi. Yine ilacın karnı tutması (akale'd-devâü'l-batn), kadının saçını toplaması (akaleti'l-mer'etü şa'rahâ), dilini tutması (akale lisânehû: onu alıkoydu) böyledir. Bundan dolayı kaleye ma'kil denmiştir; çoğulu meâkil'dir. Devenin bağlanması esas alınarak «akaltü'l-maktûl» (öldürüleni bağladım) yani diyetini verdim, denmiştir. Şöyle de denmiştir: Aslı, develerin kan velîsinin avlusunda bağlanmasıdır. Bir görüşe göre ise aslı, kanın dökülmesini engellemesidir (bi-aklı'd-dem en yüsfeke). Sonra diyet, her ne ile olursa olsun, «akl» diye adlandırılmıştır; onu üstlenenlere de âkile denmiştir. «Akaltü anhu»: diyeti vermede onun yerine geçtim. «Diyetün ma'kaletün alâ kavmihî»: kavmi onu (diyeti) onsuz üstlendiğinde (söylenir). «I'takalehû bi'ş-şagzebiyye»: onu (bir güreş oyunuyla) yere serdi. «I'takale rumhahû beyne rikâbihî ve sâkıhî»: mızrağını üzengisiyle bacağı arasına sıkıştırdı. Denildi ki: el-ikâl, bir yılın zekâtıdır; Ebû Bekir'in (Allah ondan razı olsun) şu sözünden dolayı: (Bana bir ikâl vermeyi bile engelleselerdi, onlarla savaşırdım.) Ve şu sözlerinden dolayı: «Nakdi aldı, ikâli almadı.» Bu, develerin kendisiyle bağlandığı şeyle anılması (kinâye) yoluyladır; yahut mastar yoluyladır. Zira «akaltühû aklen ve ikâlen» denir; nitekim «ketebtü kitâben» denir ve yazılana da kitâb denir. Aynı şekilde bağlanana da ikâl denir. el-Akîle: kadınlardan, incilerden ve başkalarından tutulan (ta'kil), yani korunan ve (başkasından) esirgenen şeydir. Nitekim kendisine bağlanılan/kıymet verilen şey için «alaku madınne» dedikleri gibi. el-Ma'kil: kendisiyle korunulan (i'tikâl edilen) dağ yahut kaledir. el-Ukâl: atların ayaklarında ortaya çıkan bir hastalıktır. el-Akel: onlarda (ayaklarda) bir birbirine çarpmadır (ıstikâk).
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân · OpenITI (CC BY-NC-SA 4.0)