الضعف: خلاف القوة، وقد ضعف فهو ضعيف. قال عز وجل: ضعف الطالب والمطلوب [الحج/ 73]، والضعف قد يكون في النفس، وفي البدن، وفي الحال، وقيل: الضعف والضعف لغتان . قال تعالى: وعلم أن فيكم ضعفا [الأنفال/ 66]، قال: ونريد أن نمن على الذين استضعفوا [القصص/ 5]، قال الخليل (رحمه الله): الضعف بالضم في البدن، والضعف في العقل والرأي ، ومنه قوله تعالى: فإن كان الذي عليه الحق سفيها أو ضعيفا [البقرة/ 282]، وجمع الضعيف: ضعاف، وضعفاء. قال تعالى: ليس على الضعفاء [التوبة/ 91]، واستضعفته: وجدته ضعيفا، قال والمستضعفين من الرجال والنساء والولدان [النساء/ 75]، قالوا فيم كنتم قالوا كنا مستضعفين في الأرض [النساء/ 97]، إن القوم استضعفوني [الأعراف/ 150]، وقوبل بالاستكبار في قوله: قال الذين استضعفوا للذين استكبروا [سبأ/ 33]، وقوله: الله الذي خلقكم من ضعف ثم جعل من بعد ضعف قوة ثم جعل من بعد قوة ضعفا [الروم/ 54]. والثاني غير الأول، وكذا الثالث فإن قوله: خلقكم من ضعف [الروم/ 54]، أي: من نطفة، أو من تراب، والثاني هو الضعف الموجود في الجنين والطفل. الثالث: الذي بعد الشيخوخة، وهو المشار إليه بأرذل العمر. والقوتان الأولى هي التي تجعل للطفل من التحرك، وهدايته واستدعاء اللبن، ودفع الأذى عن نفسه بالبكاء، والقوة الثانية هي التي بعد البلوغ، ويدل على أن كل واحد من قوله: (ضعف) إشارة إلى حالة غير الحالة الأولى ذكره منكرا، والمنكر متى أعيد ذكره وأريد به ما تقدم عرف ، كقولك: رأيت رجلا، فقال لي الرجل: كذا. ومتى ذكر ثانيا منكرا أريد به غير الأول، ولذلك قال ابن عباس في قوله: فإن مع العسر يسرا إن مع العسر يسرا [الشرح/ 5- 6]، لن يغلب عسر يسرين ، وقوله: وخلق الإنسان ضعيفا [النساء/ 28]، فضعفه: كثرة حاجاته التي يستغني عنها الملأ الأعلى، وقوله: إن كيد الشيطان كان ضعيفا [النساء/ 76]، فضعف كيده إنما هو مع من صار من عباد الله المذكورين في قوله: إن عبادي ليس لك عليهم سلطان [الإسراء/ 65]، والضعف هو من الألفاظ المتضايفة التي يقتضي وجود أحدهما وجود الآخر، كالنصف والزوج، وهو تركب قدرين متساويين، ويختص بالعدد، فإذا قيل: أضعفت الشيء، وضعفته، وضاعفته: ضممت إليه مثله فصاعدا. قال بعضهم: ضاعفت أبلغ من ضعفت ، ولهذا قرأ أكثرهم: يضاعف لها العذاب ضعفين [الأحزاب/ 30]، وإن تك حسنة يضاعفها [النساء/ 40]، وقال: من جاء بالحسنة فله عشر أمثالها [الأنعام/ 160]، والمضاعفة على قضية هذا القول تقتضي أن يكون عشر أمثالها، وقيل: ضعفته بالتخفيف ضعفا، فهو مضعوف، فالضعف مصدر، والضعف اسم، كالثني والثني ، فضعف الشيء هو الذي يثنيه، ومتى أضيف إلى عدد اقتضى ذلك العدد ومثله، نحو أن يقال: ضعف العشرة، وضعف المائة، فذلك عشرون ومائتان بلا خلاف، وعلى هذا قول الشاعر: 293- جزيتك ضعف الود لما اشتكيته %~% وما إن جزاك الضعف من أحد قبلي وإذا قيل: أعطه ضعفي واحد، فإن ذلك اقتضى الواحد ومثليه، وذلك ثلاثة، لأن معناه الواحد واللذان يزاوجانه وذلك ثلاثة، هذا إذا كان الضعف مضافا، فأما إذا لم يكن مضافا فقلت: الضعفين فإن ذلك يجري مجرى الزوجين في أن كل واحد منهما يزاوج الآخر، فيقتضي ذلك اثنين، لأن كل واحد منهما يضاعف الآخر، فلا يخرجان عن الاثنين بخلاف ما إذا أضيف الضعفان إلى واحد فيثلثهما، نحو: ضعفي الواحد، وقوله: فأولئك لهم جزاء الضعف [سبأ/ 37]، وقوله: لا تأكلوا الربوا أضعافا مضاعفة [آل عمران/ 130]، فقد قيل: أتى باللفظين على التأكيد، وقيل: بل المضاعفة من الضعف لا من الضعف، والمعنى: ما يعدونه ضعفا فهو ضعف، أي: نقص، كقوله: وما آتيتم من ربا ليربوا في أموال الناس فلا يربوا عند الله [الروم/ 39]، وكقوله: يمحق الله الربا ويربي الصدقات [البقرة/ 276]، وهذا المعنى أخذه الشاعر فقال: 294- زيادة شيب وهي نقص زيادتي وقوله: فآتهم عذابا ضعفا من النار [الأعراف/ 38]، فإنهم سألوه أن يعذبهم عذابا بضلالهم، وعذابا بإضلالهم كما أشار إليه بقوله: ليحملوا أوزارهم كاملة يوم القيامة ومن أوزار الذين يضلونهم [النحل/ 25]، وقوله: لكل ضعف ولكن لا تعلمون [الأعراف/ 38]، أي: لكل منهم ضعف ما لكم من العذاب، وقيل: أي: لكل منهم ومنكم ضعف ما يرى الآخر، فإن من العذاب ظاهرا وباطنا، وكل يدرك من الآخر الظاهر دون الباطن فيقدر أن ليس له العذاب الباطن.
Exdore translation — not part of the source
ed-Da'f (zayıflık): kuvvetin karşıtıdır. "Da'ufe" denir, o kişi "zayıf (daîf)" olur. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "İsteyen de istenen de zayıf düştü" [22:73]. Zayıflık kimi zaman nefiste, kimi zaman bedende, kimi zaman da halde olur. Denilmiştir ki: "ed-Da'f" ve "ed-Du'f" iki ayrı söyleyiştir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Ve sizde bir zayıflık bulunduğunu bildi" [8:66]. Yine buyurmuştur: "Biz ise, o yerde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak... istiyoruz" [28:5]. Halîl (Allah'ın rahmeti üzerine olsun) şöyle demiştir: Damme ile "ed-Du'f" bedendeki zayıflıktır; "ed-Da'f" ise akıl ve görüşteki zayıflıktır. Yüce Allah'ın şu sözü de bundandır: "Eğer borçlu olan kişi akılca zayıf (sefih) ya da güçsüz (zayıf) ise..." [2:282]. "Daîf" kelimesinin çoğulu "diâf" ve "duafâ"dır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Güçsüzlere... (bir sorumluluk) yoktur" [9:91]. "İstad'aftuhû": Onu zayıf buldum, demektir. Yüce Allah buyurmuştur: "Erkeklerden, kadınlardan ve çocuklardan güçsüz bırakılmışlar..." [4:75]; "Dediler ki: Ne durumdaydınız? Onlar da: Biz yeryüzünde güçsüz bırakılmıştık, dediler" [4:97]; "Şüphesiz bu topluluk beni güçsüz düşürdü" [7:150]. Bu kelime, şu ayette "büyüklenme (istikbâr)" ile karşılıklı olarak kullanılmıştır: "Güçsüz bırakılanlar, büyüklük taslayanlara dediler ki..." [34:33]. Yüce Allah'ın şu sözüne gelince: "Allah, sizi bir zayıflıktan yaratan, sonra zayıflığın ardından bir kuvvet veren, sonra kuvvetin ardından bir zayıflık verendir" [30:54]. Buradaki ikinci (zayıflık) birincisinden başkadır; üçüncüsü de öyledir. Zira "sizi bir zayıflıktan yarattı" [30:54] sözü "bir nutfeden" ya da "bir topraktan" demektir. İkincisi, cenînde ve çocukta bulunan zayıflıktır. Üçüncüsü ise ihtiyarlıktan sonra gelen zayıflıktır ki, "ömrün en düşkün çağı (erzelü'l-umur)" ifadesiyle işaret edilen budur. İki kuvvete gelince: Birincisi, çocuğa hareket etme, yönlendirilme (hidayet), süt isteme ve ağlayarak kendinden eziyeti savma imkânı veren kuvvettir. İkinci kuvvet ise ergenlikten sonraki kuvvettir. Ayette geçen "zayıflık (da'f)" kelimelerinin her birinin, önceki halden başka bir hale işaret ettiğini gösteren şey, onun belirsiz (nekre) olarak zikredilmiş olmasıdır. Çünkü belirsiz bir kelime yeniden zikredilir ve onunla daha önce geçen kastedilirse, belirli (marife) yapılır; senin "Bir adam gördüm, adam bana şöyle dedi" demen gibi. Ama ikinci kez yine belirsiz olarak zikredilirse, onunla birincisinden başkası kastedilir. İbn Abbâs da bundan dolayı, Allah'ın şu sözü hakkında: "Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır; gerçekten güçlükle beraber bir kolaylık vardır" [94:5, 94:6], "Bir güçlük, iki kolaylığa asla galip gelmez" demiştir. Yüce Allah'ın şu sözüne gelince: "Ve insan zayıf yaratılmıştır" [4:28]. İnsanın zayıflığı, yüce topluluğun (mele-i a'lâ) muhtaç olmadığı ihtiyaçlarının çokluğudur. Şu sözüne gelince: "Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır" [4:76]. Şeytanın hilesinin zayıf olması, ancak Allah'ın şu sözünde anılan kullarından olmuş kimseler için söz konusudur: "Şüphesiz benim kullarım üzerinde senin bir gücün yoktur" [17:65]. "ed-Di'f" ise, birinin varlığı diğerinin varlığını gerektiren, karşılıklı bağlantılı (mutedâyif) lafızlardandır; "yarım (nısf)" ve "eş (zevc)" gibi. O, birbirine eşit iki miktarın birleşmesidir ve sayıya özgüdür. "Ad'aftu'ş-şey'e", "da'aftuhû" ve "dâ'aftuhû" denildiğinde: "Ona bir mislini, hatta daha fazlasını ekledim" demektir. Kimileri şöyle demiştir: "Dâ'afe" fiili, "da'afe" fiilinden daha güçlü (ablağ) bir ifadedir. Bu yüzden çoğunluk şöyle okumuştur: "Onun azabı iki kat artırılır" [33:30] ve "Eğer bir iyilik olursa onu kat kat artırır" [4:40]. Ayrıca buyurmuştur: "Kim bir iyilikle gelirse, ona onun on katı vardır" [6:160]. Bu görüşün gereğince "mudâafe" (kat kat artırma), onun on misli olmasını gerektirir. Denilmiştir ki: "Da'aftuhû" (şeddesiz, hafifletilmiş olarak) "da'fen" denir; o şey de "mad'ûf" olur. Buna göre "ed-Da'f" mastar, "ed-Di'f" ise isimdir; "es-Seny" ile "es-Sinyi" gibi. Bir şeyin "di'f"i, onu ikiye katlayan şeydir. Bir sayıya izafe edildiğinde ise o sayıyı ve bir mislini gerektirir; "onun di'fi", "yüzün di'fi" denmesi gibi; bu, ihtilafsız olarak yirmi ve iki yüz eder. Şairin şu sözü de buna göredir: 293- Şikâyet ettiğinde sana sevginin iki katıyla karşılık verdim %~% Oysa benden önce hiç kimse sana o kat kadarını vermemişti "Ona birin iki di'fini ver" denildiğinde ise, bu, biri ve onun iki mislini gerektirir ki bu da üçtür. Çünkü anlamı: bir ve ona eşlik eden iki (misli)dir; bu da üç eder. Bu, "di'f" izafe edilmiş (muzâf) olduğu durumdadır. Ama izafe edilmemişse, "ed-di'fân" (iki di'f) dediğinde, bu, "birbirine eşlik eden iki eş (ez-zevcân)" gibi işler; yani her biri diğerine eşlik eder ve bu iki (sayı)yı gerektirir; çünkü her biri diğerini katlar; dolayısıyla ikiden dışarı çıkmazlar. Bu, "ed-di'fân"ın bire izafe edilmesi durumunun aksinedir; o durumda onları üçe çıkarır, "birin iki di'fi" demen gibi. Yüce Allah'ın şu sözü: "İşte onlar için (yaptıklarının) kat kat fazlası karşılık vardır" [34:37] ve şu sözü: "Kat kat artırılmış olarak faiz yemeyin" [3:130]. Denilmiştir ki: Bu iki lafız pekiştirme (te'kîd) için getirilmiştir. Şöyle de denilmiştir: Hayır, buradaki "mudâafe", "di'f"ten değil "da'f"tandır; anlamı şudur: Onların kat (di'f) saydıkları şey aslında zayıflıktır (da'f), yani eksilmedir. Nitekim Allah'ın şu sözü gibi: "İnsanların malları içinde artsın diye faizden verdikleriniz Allah katında artmaz" [30:39]; ve şu sözü gibi: "Allah faizi eksiltir, sadakaları ise artırır" [2:276]. Bu manayı şair de alarak şöyle demiştir: 294- Ak saçın artışıdır o; oysa (bu) artışım bir eksilmedir Yüce Allah'ın şu sözü: "Onlara ateşten kat kat azap ver" [7:38]. Onlar, sapmaları sebebiyle bir azapla, saptırmaları sebebiyle de bir azapla azaplandırılmalarını istemişlerdir; nitekim Allah şu sözüyle buna işaret etmiştir: "Kıyamet günü kendi günahlarını tam olarak, saptırdıkları kimselerin günahlarından bir kısmını da yüklensinler diye..." [16:25]. Şu sözü: "Her biri için kat kat (azap) vardır, fakat siz bilmezsiniz" [7:38], yani onlardan her biri için sizin azabınızın iki katı vardır. Şöyle de denilmiştir: Yani onlardan ve sizden her biri için, diğerinin gördüğünün iki katı vardır. Çünkü azabın açık (zâhir) olanı ve gizli (bâtın) olanı vardır; herkes diğerinin açık olanını idrak eder, gizli olanını değil; böylece onun gizli azabı olmadığını sanır.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân · OpenITI (CC BY-NC-SA 4.0)