كل السور

68.القلم

القلم

مكية · 52 آية

وضع القراءة
  1. 1

    نٓ ۚ وَٱلْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ

    68:1

    Nun. By the Pen and the (Record) which (men) write,-

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Nun; kalem ve onunla yazılanlara and olsun ki, sen Rabbinin nimetine uğramış bir kimsesin, deli (cinlenmiş) değilsin.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Nûn, Kaleme ve yazdıklarına andolsun.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    Nun By the pen! By all they write!

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Nûn. Kaleme ve satır satır yazdıklarına yemin olsun.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    Nun. By the pen and that which they write (therewith),

    M. Pickthall · EN · public-domain

    Nūn. By the pen and what they inscribe,

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    (ن) سبق الكلام على الحروف المقطعة في أول سورة البقرة. أقسم الله بالقلم الذي يكتب به الملائكة والناس، وبما يكتبون من الخير والنفع والعلوم. ما أنت -أيها الرسول- بسبب نعمة الله عليك بالنبوة والرسالة بضعيف العقل، ولا سفيه الرأي، وإن لك على ما تلقاه من شدائد على تبليغ الرسالة لَثوابًا عظيمًا غير منقوص ولا مقطوع، وإنك -أيها الرسول- لعلى خلق عظيم، وهو ما اشتمل عليه القرآن من مكارم الأخلاق؛ فقد كان امتثال القرآن سجية له يأتمر بأمره، وينتهي عما ينهى عنه.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  2. 2

    مَآ أَنتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍ

    68:2

    Thou art not, by the Grace of thy Lord, mad or possessed.

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Nun; kalem ve onunla yazılanlara and olsun ki, sen Rabbinin nimetine uğramış bir kimsesin, deli (cinlenmiş) değilsin.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Sen Rabbinin nimetiyle mecnun değilsin.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    Your Lord’s grace does not make you [Prophet] a madman:

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Rabbinin nimeti sayesinde sen asla cinlenmiş değilsin.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    Thou art not, for thy Lord's favour unto thee, a madman.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    You are not, [O Muḥammad], by the favor of your Lord, a madman.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    (ن) سبق الكلام على الحروف المقطعة في أول سورة البقرة. أقسم الله بالقلم الذي يكتب به الملائكة والناس، وبما يكتبون من الخير والنفع والعلوم. ما أنت -أيها الرسول- بسبب نعمة الله عليك بالنبوة والرسالة بضعيف العقل، ولا سفيه الرأي، وإن لك على ما تلقاه من شدائد على تبليغ الرسالة لَثوابًا عظيمًا غير منقوص ولا مقطوع، وإنك -أيها الرسول- لعلى خلق عظيم، وهو ما اشتمل عليه القرآن من مكارم الأخلاق؛ فقد كان امتثال القرآن سجية له يأتمر بأمره، وينتهي عما ينهى عنه.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  3. 3

    وَإِنَّ لَكَ لَأَجْرًا غَيْرَ مَمْنُونٍ

    68:3

    Nay, verily for thee is a Reward unfailing:

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Doğrusu sana kesintisiz bir ecir vardır.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Kuşkusuz senin için tükenmez bir ecir var.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    you will have a never-ending reward––

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Şüphesiz ki senin için başa kakılmayan (kesintisiz) bir ödül vardır.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    And lo! thine verily will be a reward unfailing.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    And indeed, for you is a reward uninterrupted.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    (ن) سبق الكلام على الحروف المقطعة في أول سورة البقرة. أقسم الله بالقلم الذي يكتب به الملائكة والناس، وبما يكتبون من الخير والنفع والعلوم. ما أنت -أيها الرسول- بسبب نعمة الله عليك بالنبوة والرسالة بضعيف العقل، ولا سفيه الرأي، وإن لك على ما تلقاه من شدائد على تبليغ الرسالة لَثوابًا عظيمًا غير منقوص ولا مقطوع، وإنك -أيها الرسول- لعلى خلق عظيم، وهو ما اشتمل عليه القرآن من مكارم الأخلاق؛ فقد كان امتثال القرآن سجية له يأتمر بأمره، وينتهي عما ينهى عنه.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  4. 4

    وَإِنَّكَ لَعَلَىٰ خُلُقٍ عَظِيمٍ

    68:4

    And thou (standest) on an exalted standard of character.

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Şüphesiz sen büyük bir ahlaka sahipsindir.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    truly you have a strong character––

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    And lo! thou art of a tremendous nature.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    And indeed, you are of a great moral character.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    (ن) سبق الكلام على الحروف المقطعة في أول سورة البقرة. أقسم الله بالقلم الذي يكتب به الملائكة والناس، وبما يكتبون من الخير والنفع والعلوم. ما أنت -أيها الرسول- بسبب نعمة الله عليك بالنبوة والرسالة بضعيف العقل، ولا سفيه الرأي، وإن لك على ما تلقاه من شدائد على تبليغ الرسالة لَثوابًا عظيمًا غير منقوص ولا مقطوع، وإنك -أيها الرسول- لعلى خلق عظيم، وهو ما اشتمل عليه القرآن من مكارم الأخلاق؛ فقد كان امتثال القرآن سجية له يأتمر بأمره، وينتهي عما ينهى عنه.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  5. 5

    فَسَتُبْصِرُ وَيُبْصِرُونَ

    68:5

    Soon wilt thou see, and they will see,

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Hanginizin aklından zoru olduğunu yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Sen de göreceksin, onlar da görecek.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    and soon you will see, as will they,

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Hanginizin fitneye düştüğünü ileride sen de göreceksin, onlar da görecekler.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    And thou wilt see and they will see

    M. Pickthall · EN · public-domain

    So you will see and they will see.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    فعن قريب سترى أيها الرسول، ويرى الكافرون في أيكم الفتنة والجنون؟

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  6. 6

    بِأَييِّكُمُ ٱلْمَفْتُونُ

    68:6

    Which of you is afflicted with madness.

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Hanginizin aklından zoru olduğunu yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Hanginizde imiş o fitne ve cinnet.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    which of you is afflicted with madness.

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Hanginizin fitneye düştüğünü ileride sen de göreceksin, onlar da görecekler.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    Which of you is the demented.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    Which of you is the afflicted [by a devil].

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    فعن قريب سترى أيها الرسول، ويرى الكافرون في أيكم الفتنة والجنون؟

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  7. 7

    إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِۦ وَهُوَ أَعْلَمُ بِٱلْمُهْتَدِينَ

    68:7

    Verily it is thy Lord that knoweth best, which (among men) hath strayed from His Path: and He knoweth best those who receive (true) Guidance.

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Doğrusu senin Rabbin, yolundan sapıtanları çok iyi bilir; O, doğru yolda olanları da çok iyi bilir.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Doğrusu Rabbin, yolundan sapanı en iyi bilendir. Hidayete ereni de en iyi bilen O'dur.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    Your Lord knows best who strays from His path and who is rightly guided.

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Şüphesiz ki Rabbin -evet yalnızca O- kendi yolundan kimin saptığını iyi bilendir ve O kimlerin doğru yola ulaştırıldığını iyi bilendir.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    Lo! thy Lord is Best Aware of him who strayeth from His way, and He is Best Aware of those who walk aright.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    Indeed, your Lord is most knowing of who has gone astray from His way, and He is most knowing of the [rightly] guided.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    إن ربك- سبحانه- هو أعلم بالشقي المنحرف عن دين الله وطريق الهدى، وهو أعلم بالتقي المهتدي إلى دين الحق.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  8. 8

    فَلَا تُطِعِ ٱلْمُكَذِّبِينَ

    68:8

    So hearken not to those who deny (the Truth).

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Bundan böyle, yalanlayanlara itaat etme;

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    O halde, yalanlayıcılara itaat etme.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    So do not yield to those who deny the truth––

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    (Gerçeği) yalanlayanlara itaat etme!

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    Therefor obey not thou the rejecters

    M. Pickthall · EN · public-domain

    Then do not obey the deniers.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    فاثبت على ما أنت عليه -أيها الرسول- من مخالفة المكذبين ولا تطعهم.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  9. 9

    وَدُّوا۟ لَوْ تُدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ

    68:9

    Their desire is that thou shouldst be pliant: so would they be pliant.

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    (Onlar sana indirilen ayetlerden beğenmediklerini bırakman suretiyle senin) kendilerine yumuşak davranmanı isterler; böyle yapsan, onlar da seni över, yumuşak davranırlar.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Onlar istediler ki yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    they want you to compromise with them and then they will compromise with you––

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Onlar senin (kendilerine) yumuşak davranmanı isterler ki kendileri de (sana) yumuşak davransınlar.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    Who would have had thee compromise, that they may compromise.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    They wish that you would soften [in your position], so they would soften [toward you].

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    تمنَّوا وأحبوا لو تلاينهم، وتصانعهم على بعض ما هم عليه، فيلينون لك.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  10. 10

    وَلَا تُطِعْ كُلَّ حَلَّافٍ مَّهِينٍ

    68:10

    Heed not the type of despicable men,- ready with oaths,

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Diliyle iğneleyen, kovuculuk eden, iyiliği daima önleyen, aşırı giden, suç işleyen, çok yemin eden alçak zorbaya, bütün bunlar dışında bir de soysuzlukla damgalanmış kimseye, mal ve oğulları vardır diye aldırış etmeyesin.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Şunların hiçbirine boyun eğme: Yemin edip duran aşağılık,

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    do not yield to any contemptible swearer,

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Sürekli (yalan yere) yemin edip duranlara, aşağılıklara, (herkesi) kötüleyenlere, söz götürüp getirenlere, iyiliğe engel olanlara, saldırganlara, günaha gömülenlere, kaba olanlara, ardından da kötülükle damgalı kişilere itaat etme!

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    Neither obey thou each feeble oath-monger,

    M. Pickthall · EN · public-domain

    And do not obey every worthless habitual swearer

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    ولا تطع -أيها الرسول- كلَّ إنسانٍ كثير الحلف كذاب حقير، مغتاب للناس، يمشي بينهم بالنميمة، وينقل حديث بعضهم إلى بعض على وجه الإفساد بينهم، بخيل بالمال ضنين به عن الحق، شديد المنع للخير، متجاوز حدَّه في العدوان على الناس وتناول المحرمات، كثير الآثام، شديد في كفره، فاحش لئيم، منسوب لغير أبيه. ومن أجل أنه كان صاحب مال وبنين طغى وتكبر عن الحق، فإذا قرأ عليه أحد آيات القرآن كذَّب بها، وقال: هذا أباطيل الأولين وخرافاتهم. وهذه الآيات وإن نزلت في بعض المشركين كالوليد بن المغيرة، إلا أن فيها تحذيرًا للمسلم من موافقة من اتصف بهذه الصفات الذميمة.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  11. 11

    هَمَّازٍ مَّشَّآءٍۭ بِنَمِيمٍ

    68:11

    A slanderer, going about with calumnies,

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Diliyle iğneleyen, kovuculuk eden, iyiliği daima önleyen, aşırı giden, suç işleyen, çok yemin eden alçak zorbaya, bütün bunlar dışında bir de soysuzlukla damgalanmış kimseye, mal ve oğulları vardır diye aldırış etmeyesin.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Daima kusur arayıp kınayan, hep lâf götürüp getiren,

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    to any backbiter, slander-monger,

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Sürekli (yalan yere) yemin edip duranlara, aşağılıklara, (herkesi) kötüleyenlere, söz götürüp getirenlere, iyiliğe engel olanlara, saldırganlara, günaha gömülenlere, kaba olanlara, ardından da kötülükle damgalı kişilere itaat etme!

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    Detracter, spreader abroad of slanders,

    M. Pickthall · EN · public-domain

    [And] scorner, going about with malicious gossip -

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    ولا تطع -أيها الرسول- كلَّ إنسانٍ كثير الحلف كذاب حقير، مغتاب للناس، يمشي بينهم بالنميمة، وينقل حديث بعضهم إلى بعض على وجه الإفساد بينهم، بخيل بالمال ضنين به عن الحق، شديد المنع للخير، متجاوز حدَّه في العدوان على الناس وتناول المحرمات، كثير الآثام، شديد في كفره، فاحش لئيم، منسوب لغير أبيه. ومن أجل أنه كان صاحب مال وبنين طغى وتكبر عن الحق، فإذا قرأ عليه أحد آيات القرآن كذَّب بها، وقال: هذا أباطيل الأولين وخرافاتهم. وهذه الآيات وإن نزلت في بعض المشركين كالوليد بن المغيرة، إلا أن فيها تحذيرًا للمسلم من موافقة من اتصف بهذه الصفات الذميمة.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  12. 12

    مَّنَّاعٍ لِّلْخَيْرِ مُعْتَدٍ أَثِيمٍ

    68:12

    (Habitually) hindering (all) good, transgressing beyond bounds, deep in sin,

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Diliyle iğneleyen, kovuculuk eden, iyiliği daima önleyen, aşırı giden, suç işleyen, çok yemin eden alçak zorbaya, bütün bunlar dışında bir de soysuzlukla damgalanmış kimseye, mal ve oğulları vardır diye aldırış etmeyesin.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Hayra engel olan, saldırgan, günahkâr,

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    or hinderer of good, to anyone who is sinful, aggressive,

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Sürekli (yalan yere) yemin edip duranlara, aşağılıklara, (herkesi) kötüleyenlere, söz götürüp getirenlere, iyiliğe engel olanlara, saldırganlara, günaha gömülenlere, kaba olanlara, ardından da kötülükle damgalı kişilere itaat etme!

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    Hinderer of the good, transgressor, malefactor

    M. Pickthall · EN · public-domain

    A preventer of good, transgressing and sinful,

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    ولا تطع -أيها الرسول- كلَّ إنسانٍ كثير الحلف كذاب حقير، مغتاب للناس، يمشي بينهم بالنميمة، وينقل حديث بعضهم إلى بعض على وجه الإفساد بينهم، بخيل بالمال ضنين به عن الحق، شديد المنع للخير، متجاوز حدَّه في العدوان على الناس وتناول المحرمات، كثير الآثام، شديد في كفره، فاحش لئيم، منسوب لغير أبيه. ومن أجل أنه كان صاحب مال وبنين طغى وتكبر عن الحق، فإذا قرأ عليه أحد آيات القرآن كذَّب بها، وقال: هذا أباطيل الأولين وخرافاتهم. وهذه الآيات وإن نزلت في بعض المشركين كالوليد بن المغيرة، إلا أن فيها تحذيرًا للمسلم من موافقة من اتصف بهذه الصفات الذميمة.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  13. 13

    عُتُلٍّۭ بَعْدَ ذَٰلِكَ زَنِيمٍ

    68:13

    Violent (and cruel),- with all that, base-born,-

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Diliyle iğneleyen, kovuculuk eden, iyiliği daima önleyen, aşırı giden, suç işleyen, çok yemin eden alçak zorbaya, bütün bunlar dışında bir de soysuzlukla damgalanmış kimseye, mal ve oğulları vardır diye aldırış etmeyesin.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Kaba ve haşin, sonra da kötülükle damgalı,

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    coarse, and on top of all that, an imposter.

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Sürekli (yalan yere) yemin edip duranlara, aşağılıklara, (herkesi) kötüleyenlere, söz götürüp getirenlere, iyiliğe engel olanlara, saldırganlara, günaha gömülenlere, kaba olanlara, ardından da kötülükle damgalı kişilere itaat etme!

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    Greedy therewithal, intrusive.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    Cruel, moreover, and an illegitimate pretender.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    ولا تطع -أيها الرسول- كلَّ إنسانٍ كثير الحلف كذاب حقير، مغتاب للناس، يمشي بينهم بالنميمة، وينقل حديث بعضهم إلى بعض على وجه الإفساد بينهم، بخيل بالمال ضنين به عن الحق، شديد المنع للخير، متجاوز حدَّه في العدوان على الناس وتناول المحرمات، كثير الآثام، شديد في كفره، فاحش لئيم، منسوب لغير أبيه. ومن أجل أنه كان صاحب مال وبنين طغى وتكبر عن الحق، فإذا قرأ عليه أحد آيات القرآن كذَّب بها، وقال: هذا أباطيل الأولين وخرافاتهم. وهذه الآيات وإن نزلت في بعض المشركين كالوليد بن المغيرة، إلا أن فيها تحذيرًا للمسلم من موافقة من اتصف بهذه الصفات الذميمة.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  14. 14

    أَن كَانَ ذَا مَالٍ وَبَنِينَ

    68:14

    Because he possesses wealth and (numerous) sons.

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Diliyle iğneleyen, kovuculuk eden, iyiliği daima önleyen, aşırı giden, suç işleyen, çok yemin eden alçak zorbaya, bütün bunlar dışında bir de soysuzlukla damgalanmış kimseye, mal ve oğulları vardır diye aldırış etmeyesin.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Mal ve oğulları var diye (böyle davranır).

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    Just because he has wealth and sons,

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Malı ve çocukları var diye (şımardığından),

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    It is because he is possessed of wealth and children

    M. Pickthall · EN · public-domain

    Because he is a possessor of wealth and children,

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    ولا تطع -أيها الرسول- كلَّ إنسانٍ كثير الحلف كذاب حقير، مغتاب للناس، يمشي بينهم بالنميمة، وينقل حديث بعضهم إلى بعض على وجه الإفساد بينهم، بخيل بالمال ضنين به عن الحق، شديد المنع للخير، متجاوز حدَّه في العدوان على الناس وتناول المحرمات، كثير الآثام، شديد في كفره، فاحش لئيم، منسوب لغير أبيه. ومن أجل أنه كان صاحب مال وبنين طغى وتكبر عن الحق، فإذا قرأ عليه أحد آيات القرآن كذَّب بها، وقال: هذا أباطيل الأولين وخرافاتهم. وهذه الآيات وإن نزلت في بعض المشركين كالوليد بن المغيرة، إلا أن فيها تحذيرًا للمسلم من موافقة من اتصف بهذه الصفات الذميمة.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  15. 15

    إِذَا تُتْلَىٰ عَلَيْهِ ءَايَـٰتُنَا قَالَ أَسَـٰطِيرُ ٱلْأَوَّلِينَ

    68:15

    When to him are rehearsed Our Signs, "Tales of the ancients", he cries!

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Ayetlerimiz ona okunduğu zaman: "Öncekilerin masalları" der.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Kendisine âyetlerimiz okunduğunda: "Eskilerin masalları" der.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    when our revelations are recited to him, he says, ‘These are just ancient fables.’

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Ona ayetlerimiz tilavet edildiği (okunup aktarıldığı) zaman “Öncekilerin masalları!” der.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    That, when Our revelations are recited unto him, he saith: Mere fables of the men of old.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    When Our verses are recited to him, he says, "Legends of the former peoples."

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    ولا تطع -أيها الرسول- كلَّ إنسانٍ كثير الحلف كذاب حقير، مغتاب للناس، يمشي بينهم بالنميمة، وينقل حديث بعضهم إلى بعض على وجه الإفساد بينهم، بخيل بالمال ضنين به عن الحق، شديد المنع للخير، متجاوز حدَّه في العدوان على الناس وتناول المحرمات، كثير الآثام، شديد في كفره، فاحش لئيم، منسوب لغير أبيه. ومن أجل أنه كان صاحب مال وبنين طغى وتكبر عن الحق، فإذا قرأ عليه أحد آيات القرآن كذَّب بها، وقال: هذا أباطيل الأولين وخرافاتهم. وهذه الآيات وإن نزلت في بعض المشركين كالوليد بن المغيرة، إلا أن فيها تحذيرًا للمسلم من موافقة من اتصف بهذه الصفات الذميمة.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  16. 16

    سَنَسِمُهُۥ عَلَى ٱلْخُرْطُومِ

    68:16

    Soon shall We brand (the beast) on the snout!

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Onun havada olan burnunu yakında yere sürteceğiz.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Yakında biz onu hortumunun (burnunun) üzerinden damgalayacağız.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    We shall brand him on the snout!

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    (Buna karşılık), ileride onun burnunu sürteceğiz.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    We shall brand him on the nose.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    We will brand him upon the snout.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    سنجعل على أنفه علامة لازمة لا تفارقه عقوبة له؛ ليكون مفتضحًا بها أمام الناس.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  17. 17

    إِنَّا بَلَوْنَـٰهُمْ كَمَا بَلَوْنَآ أَصْحَـٰبَ ٱلْجَنَّةِ إِذْ أَقْسَمُوا۟ لَيَصْرِمُنَّهَا مُصْبِحِينَ

    68:17

    Verily We have tried them as We tried the People of the Garden, when they resolved to gather the fruits of the (garden) in the morning.

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Biz bunları, vaktiyle bahçe sahiplerini denediğimiz gibi denedik. Sahipleri daha sabah olmadan, bahçeyi devşireceklerine bir istisna payı bırakmaksızın yemin etmişlerdi.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Biz onlara da belâ verdik, bahçe sahiplerine verdiğimiz gibi. Hani onlar sabah olunca bahçeyi mutlaka devşireceklerine yemin etmişlerdi.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    We have tried them as We tried the owners of a certain garden, who swore that they would harvest its fruits in the morning

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Şüphesiz ki biz, bahçe sahiplerini denediğimiz gibi onları da denemiştik. Hani o (bahçe sahipleri) bahçeyi kesin olarak sabah hasat edeceklerine yemin etmişlerdi; istisna etmemişler(di).

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    Lo! We have tried them as We tried the owners of the garden when they vowed that they would pluck its fruit next morning,

    M. Pickthall · EN · public-domain

    Indeed, We have tried them as We tried the companions of the garden, when they swore to cut its fruit in the [early] morning

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    إنا اختبرنا أهل "مكة" بالجوع والقحط، كما اختبرنا أصحاب الحديقة حين حلفوا فيما بينهم، ليقطعُنَّ ثمار حديقتهم مبكِّرين في الصباح، فلا يَطْعَم منها غيرهم من المساكين ونحوهم، ولم يقولوا: إن شاء الله.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  18. 18

    وَلَا يَسْتَثْنُونَ

    68:18

    But made no reservation, ("If it be Allah's Will").

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Biz bunları, vaktiyle bahçe sahiplerini denediğimiz gibi denedik. Sahipleri daha sabah olmadan, bahçeyi devşireceklerine bir istisna payı bırakmaksızın yemin etmişlerdi.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    İstisna da etmiyorlardı ("inşaallah" demiyorlardı).

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    and made no allowance [for the Will of God]:

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Şüphesiz ki biz, bahçe sahiplerini denediğimiz gibi onları da denemiştik. Hani o (bahçe sahipleri) bahçeyi kesin olarak sabah hasat edeceklerine yemin etmişlerdi; istisna etmemişler(di).

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    And made no exception (for the Will of Allah);

    M. Pickthall · EN · public-domain

    Without making exception.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    إنا اختبرنا أهل "مكة" بالجوع والقحط، كما اختبرنا أصحاب الحديقة حين حلفوا فيما بينهم، ليقطعُنَّ ثمار حديقتهم مبكِّرين في الصباح، فلا يَطْعَم منها غيرهم من المساكين ونحوهم، ولم يقولوا: إن شاء الله.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  19. 19

    فَطَافَ عَلَيْهَا طَآئِفٌ مِّن رَّبِّكَ وَهُمْ نَآئِمُونَ

    68:19

    Then there came on the (garden) a visitation from thy Lord, (which swept away) all around, while they were asleep.

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Ama onlar daha uykudayken Rabbinin katından gönderilen bir salgın o bahçeyi sarıvermişti de bahçe kapkara kesilmişti.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Fakat onlar uyurken dolaşıcı bir belâ onu sardı da,

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    a disaster from your Lord struck the garden as they slept

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Onlar uykudayken, Rabbinden (gelen) kuşatıcı bir afet orayı sarmıştı.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    Then a visitation from thy Lord came upon it while they slept

    M. Pickthall · EN · public-domain

    So there came upon it [i.e., the garden] an affliction from your Lord while they were asleep.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    فأنزل الله عليها نارًا أحرقتها ليلا وهم نائمون، فأصبحت محترقة سوداء كالليل المظلم.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  20. 20

    فَأَصْبَحَتْ كَٱلصَّرِيمِ

    68:20

    So the (garden) became, by the morning, like a dark and desolate spot, (whose fruit had been gathered).

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Ama onlar daha uykudayken Rabbinin katından gönderilen bir salgın o bahçeyi sarıvermişti de bahçe kapkara kesilmişti.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Bahçe simsiyah kesiliverdi.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    and by morning it was stripped bare, a desolate land.

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    (Bahçe) hasat edilmiş gibi (bomboş) olmuştu.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    And in the morning it was as if plucked.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    And it became as though reaped.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    فأنزل الله عليها نارًا أحرقتها ليلا وهم نائمون، فأصبحت محترقة سوداء كالليل المظلم.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  21. 21

    فَتَنَادَوْا۟ مُصْبِحِينَ

    68:21

    As the morning broke, they called out, one to another,-

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Sabah erken: "Ürünlerinizi devşirecekseniz erken çıkın" diye birbirlerine seslendiler.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Derken sabahleyin birbirlerine seslendiler:

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    Still they called each other at daybreak,

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Sabah olurken birbirlerine şöyle seslenmişlerdi:

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    And they cried out one unto another in the morning,

    M. Pickthall · EN · public-domain

    And they called one another at morning,

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    فنادى بعضهم بعضًا وقت الصباح: أن اذهبوا مبكرين إلى زرعكم، إن كنتم مصرِّين على قطع الثمار.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  22. 22

    أَنِ ٱغْدُوا۟ عَلَىٰ حَرْثِكُمْ إِن كُنتُمْ صَـٰرِمِينَ

    68:22

    "Go ye to your tilth (betimes) in the morning, if ye would gather the fruits."

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Sabah erken: "Ürünlerinizi devşirecekseniz erken çıkın" diye birbirlerine seslendiler.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    "Haydi, devşirecekseniz erkenden ekininize gidin" diye.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    ‘Go early to your field if you wish to gather all its fruits,’

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    “Hasat etmek istiyorsanız, erkenden arazinize (bahçenize) gidin!”

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    Saying: Run unto your field if ye would pluck (the fruit).

    M. Pickthall · EN · public-domain

    [Saying], "Go early to your crop if you would cut the fruit."

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    فنادى بعضهم بعضًا وقت الصباح: أن اذهبوا مبكرين إلى زرعكم، إن كنتم مصرِّين على قطع الثمار.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  23. 23

    فَٱنطَلَقُوا۟ وَهُمْ يَتَخَـٰفَتُونَ

    68:23

    So they departed, conversing in secret low tones, (saying)-

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    "Bugün orada, hiçbir düşkün kimse yanımıza sokulmasın" diye gizli gizli konuşarak yürüyorlardı.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Derken fırladılar, aralarında fısıldaşıyorlardı.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    and went off, whispering,

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    (Bahçe sahipleri “Keşke) bugün yanınıza sokulmak üzere bahçeye hiçbir yoksul girmese!” (dileğiyle) fısıldaşarak yürüyorlardı.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    So they went off, saying one unto another in low tones:

    M. Pickthall · EN · public-domain

    So they set out, while lowering their voices,

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    فاندفعوا مسرعين، وهم يتسارُّون بالحديث فيما بينهم: بأن لا تمكِّنوا اليوم أحدا من المساكين من دخول حديقتكم.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  24. 24

    أَن لَّا يَدْخُلَنَّهَا ٱلْيَوْمَ عَلَيْكُم مِّسْكِينٌ

    68:24

    "Let not a single indigent person break in upon you into the (garden) this day."

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    "Bugün orada, hiçbir düşkün kimse yanımıza sokulmasın" diye gizli gizli konuşarak yürüyorlardı.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    "Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip yanınıza sokulmasın" diyorlardı.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    ‘Make sure no poor person enters the garden today!’––

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    (Bahçe sahipleri “Keşke) bugün yanınıza sokulmak üzere bahçeye hiçbir yoksul girmese!” (dileğiyle) fısıldaşarak yürüyorlardı.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    No needy man shall enter it to-day against you.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    [Saying], "There will surely not enter it today upon you [any] poor person."

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    فاندفعوا مسرعين، وهم يتسارُّون بالحديث فيما بينهم: بأن لا تمكِّنوا اليوم أحدا من المساكين من دخول حديقتكم.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  25. 25

    وَغَدَوْا۟ عَلَىٰ حَرْدٍ قَـٰدِرِينَ

    68:25

    And they opened the morning, strong in an (unjust) resolve.

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Yoksullara yardım etmeye güçleri yeterken böyle konuşarak erkenden gittiler.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    (Zanlarınca yoksulları) engellemeye güçleri yeterek erkenden gittiler.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    they left early, bent on their purpose-

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Her şeye güçleri yetermiş (gibi) çok erken davranıp (bahçeye gelmişlerdi).

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    They went betimes, strong in (this) purpose.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    And they went early in determination, [assuming themselves] able.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    وساروا في أول النهار إلى حديقتهم على قصدهم السيِّئ في منع المساكين من ثمار الحديقة، وهم في غاية القدرة على تنفيذه في زعمهم.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  26. 26

    فَلَمَّا رَأَوْهَا قَالُوٓا۟ إِنَّا لَضَآلُّونَ

    68:26

    But when they saw the (garden), they said: "We have surely lost our way:

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Bahçeyi gördüklerinde: "Herhalde yolumuzu şaşırmış olacağız; belki de biz yoksun bırakıldık" dediler.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Fakat bahçeyi gördüklerinde: "Biz herhalde yanlış gelmişiz" dediler.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    but when they saw the garden, they said, ‘We must have lost our way!

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Fakat bahçeyi gördüklerinde “Biz (herhâlde) yolumuzu şaşırdık!” demişlerdi.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    But when they saw it, they said: Lo! we are in error!

    M. Pickthall · EN · public-domain

    But when they saw it, they said, "Indeed, we are lost;

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    فلما رأوا حديقتهم محترقة أنكروها، وقالوا: لقد أخطأنا الطريق إليها، فلما عرفوا أنها هي جنتهم، قالوا: بل نحن محرومون خيرها؛ بسبب عزمنا على البخل ومنع المساكين. قال أعدلهم: ألم أقل لكم هلا تستثنون وتقولون: إن شاء الله؟ قالوا بعد أن عادوا إلى رشدهم: تنزَّه الله ربنا عن الظلم فيما أصابنا، بل نحن كنا الظالمين لأنفسنا بترك الاستثناء وقصدنا السيِّئ. فأقبل بعضهم على بعض، يلوم كل منهم الآخر على تركهم الاستثناء وعلى قصدهم السيِّئ، قالوا: يا ويلنا إنَّا كنا متجاوزين الحد في منعنا الفقراء ومخالفة أمر الله، عسى ربنا أن يعطينا أفضل من حديقتنا؛ بسبب توبتنا واعترافنا بخطيئتنا. إنا إلى ربنا وحده راغبون، راجون العفو، طالبون الخير. مثل ذلك العقاب الذي عاقبنا به أهل الحديقة يكون عقابنا في الدنيا لكل مَن خالف أمر الله، وبخل بما آتاه الله من النعم فلم يؤدِّ حق الله فيها، ولَعذاب الآخرة أعظم وأشد مِن عذاب الدنيا، لو كانوا يعلمون لانزجروا عن كل سبب يوجب العقاب.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  27. 27

    بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ

    68:27

    "Indeed we are shut out (of the fruits of our labour)!"

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Bahçeyi gördüklerinde: "Herhalde yolumuzu şaşırmış olacağız; belki de biz yoksun bırakıldık" dediler.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    "Yok, biz mahrum edilmişiz." (dediler).

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    No- we are ruined!’

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    “(Hayır)! Aksine biz mahrum bırakıldık!” (diye sızlanmışlardı).

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    Nay, but we are desolate!

    M. Pickthall · EN · public-domain

    Rather, we have been deprived."

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    فلما رأوا حديقتهم محترقة أنكروها، وقالوا: لقد أخطأنا الطريق إليها، فلما عرفوا أنها هي جنتهم، قالوا: بل نحن محرومون خيرها؛ بسبب عزمنا على البخل ومنع المساكين. قال أعدلهم: ألم أقل لكم هلا تستثنون وتقولون: إن شاء الله؟ قالوا بعد أن عادوا إلى رشدهم: تنزَّه الله ربنا عن الظلم فيما أصابنا، بل نحن كنا الظالمين لأنفسنا بترك الاستثناء وقصدنا السيِّئ. فأقبل بعضهم على بعض، يلوم كل منهم الآخر على تركهم الاستثناء وعلى قصدهم السيِّئ، قالوا: يا ويلنا إنَّا كنا متجاوزين الحد في منعنا الفقراء ومخالفة أمر الله، عسى ربنا أن يعطينا أفضل من حديقتنا؛ بسبب توبتنا واعترافنا بخطيئتنا. إنا إلى ربنا وحده راغبون، راجون العفو، طالبون الخير. مثل ذلك العقاب الذي عاقبنا به أهل الحديقة يكون عقابنا في الدنيا لكل مَن خالف أمر الله، وبخل بما آتاه الله من النعم فلم يؤدِّ حق الله فيها، ولَعذاب الآخرة أعظم وأشد مِن عذاب الدنيا، لو كانوا يعلمون لانزجروا عن كل سبب يوجب العقاب.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  28. 28

    قَالَ أَوْسَطُهُمْ أَلَمْ أَقُل لَّكُمْ لَوْلَا تُسَبِّحُونَ

    68:28

    Said one of them, more just (than the rest): "Did I not say to you, 'Why not glorify (Allah)?'"

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Ortancaları: "Ben size Allah'ı anmanız gerekmez mi, dememiş miydim?" dedi.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    İçlerinde en makul olanı şöyle dedi: "Ben size Rabbinizi tesbih etsenize dememiş miydim?"

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    The wisest of them said, ‘Did I not say to you, “Will you not glorify God?”’-

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    İçlerinden en makul olanı “Ben sizi ‘Tesbih etsenize!’ diye uyarmamış mıydım?” demişti.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    The best among them said: Said I not unto you: Why glorify ye not (Allah)?

    M. Pickthall · EN · public-domain

    The most moderate of them said, "Did I not say to you, 'Why do you not exalt [Allāh]?'"

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    فلما رأوا حديقتهم محترقة أنكروها، وقالوا: لقد أخطأنا الطريق إليها، فلما عرفوا أنها هي جنتهم، قالوا: بل نحن محرومون خيرها؛ بسبب عزمنا على البخل ومنع المساكين. قال أعدلهم: ألم أقل لكم هلا تستثنون وتقولون: إن شاء الله؟ قالوا بعد أن عادوا إلى رشدهم: تنزَّه الله ربنا عن الظلم فيما أصابنا، بل نحن كنا الظالمين لأنفسنا بترك الاستثناء وقصدنا السيِّئ. فأقبل بعضهم على بعض، يلوم كل منهم الآخر على تركهم الاستثناء وعلى قصدهم السيِّئ، قالوا: يا ويلنا إنَّا كنا متجاوزين الحد في منعنا الفقراء ومخالفة أمر الله، عسى ربنا أن يعطينا أفضل من حديقتنا؛ بسبب توبتنا واعترافنا بخطيئتنا. إنا إلى ربنا وحده راغبون، راجون العفو، طالبون الخير. مثل ذلك العقاب الذي عاقبنا به أهل الحديقة يكون عقابنا في الدنيا لكل مَن خالف أمر الله، وبخل بما آتاه الله من النعم فلم يؤدِّ حق الله فيها، ولَعذاب الآخرة أعظم وأشد مِن عذاب الدنيا، لو كانوا يعلمون لانزجروا عن كل سبب يوجب العقاب.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  29. 29

    قَالُوا۟ سُبْحَـٰنَ رَبِّنَآ إِنَّا كُنَّا ظَـٰلِمِينَ

    68:29

    They said: "Glory to our Lord! Verily we have been doing wrong!"

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    "Rabbimizi tenzih ederiz; doğrusu biz yazık etmiştik" dediler.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    "Rabbimizi tesbih ederiz, doğrusu biz zalimler imişiz." (dediler).

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    they said, ‘Glory be to God, Our Lord! Truly, we were doing wrong!’-

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    (Onlar) “Rabbimiz yücedir! Doğrusu biz (kendimize) yazık etmişiz!” demişlerdi.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    They said: Glorified be our Lord! Lo! we have been wrong-doers.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    They said, "Exalted is our Lord! Indeed, we were wrongdoers."

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    فلما رأوا حديقتهم محترقة أنكروها، وقالوا: لقد أخطأنا الطريق إليها، فلما عرفوا أنها هي جنتهم، قالوا: بل نحن محرومون خيرها؛ بسبب عزمنا على البخل ومنع المساكين. قال أعدلهم: ألم أقل لكم هلا تستثنون وتقولون: إن شاء الله؟ قالوا بعد أن عادوا إلى رشدهم: تنزَّه الله ربنا عن الظلم فيما أصابنا، بل نحن كنا الظالمين لأنفسنا بترك الاستثناء وقصدنا السيِّئ. فأقبل بعضهم على بعض، يلوم كل منهم الآخر على تركهم الاستثناء وعلى قصدهم السيِّئ، قالوا: يا ويلنا إنَّا كنا متجاوزين الحد في منعنا الفقراء ومخالفة أمر الله، عسى ربنا أن يعطينا أفضل من حديقتنا؛ بسبب توبتنا واعترافنا بخطيئتنا. إنا إلى ربنا وحده راغبون، راجون العفو، طالبون الخير. مثل ذلك العقاب الذي عاقبنا به أهل الحديقة يكون عقابنا في الدنيا لكل مَن خالف أمر الله، وبخل بما آتاه الله من النعم فلم يؤدِّ حق الله فيها، ولَعذاب الآخرة أعظم وأشد مِن عذاب الدنيا، لو كانوا يعلمون لانزجروا عن كل سبب يوجب العقاب.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  30. 30

    فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَىٰ بَعْضٍ يَتَلَـٰوَمُونَ

    68:30

    Then they turned, one against another, in reproach.

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Birbirlerini yermeye başladılar.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Ardından suçu birbirlerine yüklemeye başladılar.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    and then they turned to each other in mutual reproach.

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Birbirlerini kınamaya başlamışlardı.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    Then some of them drew near unto others, self-reproaching.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    Then they approached one another, blaming each other.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    فلما رأوا حديقتهم محترقة أنكروها، وقالوا: لقد أخطأنا الطريق إليها، فلما عرفوا أنها هي جنتهم، قالوا: بل نحن محرومون خيرها؛ بسبب عزمنا على البخل ومنع المساكين. قال أعدلهم: ألم أقل لكم هلا تستثنون وتقولون: إن شاء الله؟ قالوا بعد أن عادوا إلى رشدهم: تنزَّه الله ربنا عن الظلم فيما أصابنا، بل نحن كنا الظالمين لأنفسنا بترك الاستثناء وقصدنا السيِّئ. فأقبل بعضهم على بعض، يلوم كل منهم الآخر على تركهم الاستثناء وعلى قصدهم السيِّئ، قالوا: يا ويلنا إنَّا كنا متجاوزين الحد في منعنا الفقراء ومخالفة أمر الله، عسى ربنا أن يعطينا أفضل من حديقتنا؛ بسبب توبتنا واعترافنا بخطيئتنا. إنا إلى ربنا وحده راغبون، راجون العفو، طالبون الخير. مثل ذلك العقاب الذي عاقبنا به أهل الحديقة يكون عقابنا في الدنيا لكل مَن خالف أمر الله، وبخل بما آتاه الله من النعم فلم يؤدِّ حق الله فيها، ولَعذاب الآخرة أعظم وأشد مِن عذاب الدنيا، لو كانوا يعلمون لانزجروا عن كل سبب يوجب العقاب.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  31. 31

    قَالُوا۟ يَـٰوَيْلَنَآ إِنَّا كُنَّا طَـٰغِينَ

    68:31

    They said: "Alas for us! We have indeed transgressed!

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Sonra şöyle dediler: "Yazıklar olsun bize; doğrusu azgınlık edenlerdendik."

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Yazıklar olsun bize, dediler, biz azgınlarmışız.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    They said, ‘Alas for us! We have done terrible wrong,

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    (Şunu) demişlerdi: “Eyvah, yazıklar olsun bize! Biz azgın kişilermişiz.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    They said: Alas for us! In truth we were outrageous.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    They said, "O woe to us; indeed we were transgressors.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    فلما رأوا حديقتهم محترقة أنكروها، وقالوا: لقد أخطأنا الطريق إليها، فلما عرفوا أنها هي جنتهم، قالوا: بل نحن محرومون خيرها؛ بسبب عزمنا على البخل ومنع المساكين. قال أعدلهم: ألم أقل لكم هلا تستثنون وتقولون: إن شاء الله؟ قالوا بعد أن عادوا إلى رشدهم: تنزَّه الله ربنا عن الظلم فيما أصابنا، بل نحن كنا الظالمين لأنفسنا بترك الاستثناء وقصدنا السيِّئ. فأقبل بعضهم على بعض، يلوم كل منهم الآخر على تركهم الاستثناء وعلى قصدهم السيِّئ، قالوا: يا ويلنا إنَّا كنا متجاوزين الحد في منعنا الفقراء ومخالفة أمر الله، عسى ربنا أن يعطينا أفضل من حديقتنا؛ بسبب توبتنا واعترافنا بخطيئتنا. إنا إلى ربنا وحده راغبون، راجون العفو، طالبون الخير. مثل ذلك العقاب الذي عاقبنا به أهل الحديقة يكون عقابنا في الدنيا لكل مَن خالف أمر الله، وبخل بما آتاه الله من النعم فلم يؤدِّ حق الله فيها، ولَعذاب الآخرة أعظم وأشد مِن عذاب الدنيا، لو كانوا يعلمون لانزجروا عن كل سبب يوجب العقاب.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  32. 32

    عَسَىٰ رَبُّنَآ أَن يُبْدِلَنَا خَيْرًا مِّنْهَآ إِنَّآ إِلَىٰ رَبِّنَا رَٰغِبُونَ

    68:32

    "It may be that our Lord will give us in exchange a better (garden) than this: for we do turn to Him (in repentance)!"

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    "Belki Rabbimiz bize bundan daha iyisini verir; doğrusu artık, Rabbimizden dilemekteyiz."

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Ola ki Rabbimiz bize onun yerine daha hayırlısını verir. Biz Rabbimize yönelir, ondan umarız.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    but maybe our Lord will give us something better in its place: we truly turn to Him in hope.’

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Belki Rabbimiz bize (yok olan bahçemizin) yerine daha iyisini verir. Şüphesiz ki biz (artık) sadece Rabbimize yönelenleriz.”

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    It may be that our Lord will give us better than this in place thereof. Lo! we beseech our Lord.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    Perhaps our Lord will substitute for us [one] better than it. Indeed, we are toward our Lord desirous."

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    فلما رأوا حديقتهم محترقة أنكروها، وقالوا: لقد أخطأنا الطريق إليها، فلما عرفوا أنها هي جنتهم، قالوا: بل نحن محرومون خيرها؛ بسبب عزمنا على البخل ومنع المساكين. قال أعدلهم: ألم أقل لكم هلا تستثنون وتقولون: إن شاء الله؟ قالوا بعد أن عادوا إلى رشدهم: تنزَّه الله ربنا عن الظلم فيما أصابنا، بل نحن كنا الظالمين لأنفسنا بترك الاستثناء وقصدنا السيِّئ. فأقبل بعضهم على بعض، يلوم كل منهم الآخر على تركهم الاستثناء وعلى قصدهم السيِّئ، قالوا: يا ويلنا إنَّا كنا متجاوزين الحد في منعنا الفقراء ومخالفة أمر الله، عسى ربنا أن يعطينا أفضل من حديقتنا؛ بسبب توبتنا واعترافنا بخطيئتنا. إنا إلى ربنا وحده راغبون، راجون العفو، طالبون الخير. مثل ذلك العقاب الذي عاقبنا به أهل الحديقة يكون عقابنا في الدنيا لكل مَن خالف أمر الله، وبخل بما آتاه الله من النعم فلم يؤدِّ حق الله فيها، ولَعذاب الآخرة أعظم وأشد مِن عذاب الدنيا، لو كانوا يعلمون لانزجروا عن كل سبب يوجب العقاب.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  33. 33

    كَذَٰلِكَ ٱلْعَذَابُ ۖ وَلَعَذَابُ ٱلْـَٔاخِرَةِ أَكْبَرُ ۚ لَوْ كَانُوا۟ يَعْلَمُونَ

    68:33

    Such is the Punishment (in this life); but greater is the Punishment in the Hereafter,- if only they knew!

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    İşte azap böyledir; ama ahiret azabı daha büyüktür; keşke bilseler!

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    İşte azap böyledir. Elbette ahiret azabı daha büyüktür. Fakat bilselerdi.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    Such is the punishment [in this life], but greater still is the punishment in the Hereafter, if only they knew.

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    İşte (dünya) azabı böyledir. Ahiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi!

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    Such was the punishment. And verily the punishment of the Hereafter is greater if they did but know.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    Such is the punishment [of this world]. And the punishment of the Hereafter is greater, if they only knew.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    فلما رأوا حديقتهم محترقة أنكروها، وقالوا: لقد أخطأنا الطريق إليها، فلما عرفوا أنها هي جنتهم، قالوا: بل نحن محرومون خيرها؛ بسبب عزمنا على البخل ومنع المساكين. قال أعدلهم: ألم أقل لكم هلا تستثنون وتقولون: إن شاء الله؟ قالوا بعد أن عادوا إلى رشدهم: تنزَّه الله ربنا عن الظلم فيما أصابنا، بل نحن كنا الظالمين لأنفسنا بترك الاستثناء وقصدنا السيِّئ. فأقبل بعضهم على بعض، يلوم كل منهم الآخر على تركهم الاستثناء وعلى قصدهم السيِّئ، قالوا: يا ويلنا إنَّا كنا متجاوزين الحد في منعنا الفقراء ومخالفة أمر الله، عسى ربنا أن يعطينا أفضل من حديقتنا؛ بسبب توبتنا واعترافنا بخطيئتنا. إنا إلى ربنا وحده راغبون، راجون العفو، طالبون الخير. مثل ذلك العقاب الذي عاقبنا به أهل الحديقة يكون عقابنا في الدنيا لكل مَن خالف أمر الله، وبخل بما آتاه الله من النعم فلم يؤدِّ حق الله فيها، ولَعذاب الآخرة أعظم وأشد مِن عذاب الدنيا، لو كانوا يعلمون لانزجروا عن كل سبب يوجب العقاب.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  34. 34

    إِنَّ لِلْمُتَّقِينَ عِندَ رَبِّهِمْ جَنَّـٰتِ ٱلنَّعِيمِ

    68:34

    Verily, for the Righteous, are Gardens of Delight, in the Presence of their Lord.

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Allah'a karşı gelmekten sakınanlara, Rableri katında nimet cennetleri vardır.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Kuşkusuz korunanlar için de, Rableri katında nimetleri bol bahçeler vardır.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    There will be Gardens of bliss for those who are mindful of God.

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Şüphesiz ki muttakîler (duyarlı olanlar) için Rableri katında nimetleri bol cennetler vardır.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    Lo! for those who keep from evil are gardens of bliss with their Lord.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    Indeed, for the righteous with their Lord are the Gardens of Pleasure.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    إن الذين اتقوا عقاب الله بفعل ما أمرهم به وتَرْك ما نهاهم عنه، لهم عند ربهم في الآخرة جنات فيها النعيم المقيم.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  35. 35

    أَفَنَجْعَلُ ٱلْمُسْلِمِينَ كَٱلْمُجْرِمِينَ

    68:35

    Shall We then treat the People of Faith like the People of Sin?

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Kendilerini Allah'a vermiş olanları hiç suçlular gibi tutar mıyız?

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Öyle ya, teslimiyet gösterenleri suçlular gibi tutar mıyız hiç?

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    Should We treat those who submit to Us as We treat those who do evil?

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    (Allah’a) teslimiyet gösterenleri suçlularla bir mi tutacağız!

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    Shall We then treat those who have surrendered as We treat the guilty?

    M. Pickthall · EN · public-domain

    Then will We treat the Muslims like the criminals?

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    أفنجعل الخاضعين لله بالطاعة كالكافرين؟ ما لكم كيف حكمتم هذا الحكم الجائر، فساويتم بينهم في الثواب؟

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  36. 36

    مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ

    68:36

    What is the matter with you? How judge ye?

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Ne oluyorsunuz? Ne biçim hükmediyorsunuz?

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Neyiniz var, nasıl hüküm veriyorsunuz?

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    What is the matter with you? On what basis do you judge?

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Ne oluyor size? Nasıl (böyle) hükmediyorsunuz?

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    What aileth you? How foolishly ye judge!

    M. Pickthall · EN · public-domain

    What is [the matter] with you? How do you judge?

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    أفنجعل الخاضعين لله بالطاعة كالكافرين؟ ما لكم كيف حكمتم هذا الحكم الجائر، فساويتم بينهم في الثواب؟

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  37. 37

    أَمْ لَكُمْ كِتَـٰبٌ فِيهِ تَدْرُسُونَ

    68:37

    Or have ye a book through which ye learn-

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Yoksa okuduğunuz bir kitabınız mı var?

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Yoksa size ait bir kitap var da onda mı okuyorsunuz?

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    Do you have a Scripture that tells you

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Yoksa içinde beğendiğiniz her şeyin bulunduğu bir kitabınız var da onda(n) mı okuyorsunuz!

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    Or have ye a scripture wherein ye learn

    M. Pickthall · EN · public-domain

    Or do you have a scripture in which you learn

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    أم لكم كتاب منزل من السماء تجدون فيه المطيع كالعاصي، فأنتم تدرسون فيه ما تقولون؟ إن لكم في هذا الكتاب إذًا ما تشتهون، ليس لكم ذلك.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  38. 38

    إِنَّ لَكُمْ فِيهِ لَمَا تَخَيَّرُونَ

    68:38

    That ye shall have, through it whatever ye choose?

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Seçtikleriniz herhalde orada olacaktır.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    O kitapta, "beğendiğiniz her şey sizindir" diye mi yazılı?

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    that you will be granted whatever you choose?

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Yoksa içinde beğendiğiniz her şeyin bulunduğu bir kitabınız var da onda(n) mı okuyorsunuz!

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    That ye shall indeed have all that ye choose?

    M. Pickthall · EN · public-domain

    That indeed for you is whatever you choose?

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    أم لكم كتاب منزل من السماء تجدون فيه المطيع كالعاصي، فأنتم تدرسون فيه ما تقولون؟ إن لكم في هذا الكتاب إذًا ما تشتهون، ليس لكم ذلك.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  39. 39

    أَمْ لَكُمْ أَيْمَـٰنٌ عَلَيْنَا بَـٰلِغَةٌ إِلَىٰ يَوْمِ ٱلْقِيَـٰمَةِ ۙ إِنَّ لَكُمْ لَمَا تَحْكُمُونَ

    68:39

    Or have ye Covenants with Us to oath, reaching to the Day of Judgment, (providing) that ye shall have whatever ye shall demand?

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Yoksa aleyhimizde, kıyamet gününe kadar süregidecek ahidleriniz mi var ki, kendinize hükmettikleriniz sizin olacaktır?

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Yoksa, "ne hükmederseniz mutlaka sizindir" diye sizin lehinize olarak tarafımızdan verilmiş, kıyamet gününe kadar geçerli kesin sözler mi var?

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    Have you received from Us solemn oaths, binding to the Day of Resurrection, that you will get whatever you yourselves decide?

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Yoksa vereceğiniz her hükmün lehinize olacağına dair kıyamet gününe kadar geçerli aleyhimizde yeminler mi var (biz size böyle sözler mi verdik)!

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    Or have ye a covenant on oath from Us that reacheth to the Day of Judgment, that yours shall be all that ye ordain?

    M. Pickthall · EN · public-domain

    Or do you have oaths [binding] upon Us, extending until the Day of Resurrection, that indeed for you is whatever you judge?

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    أم لكم عهود ومواثيق علينا في أنه سيحصل لكم ما تريدون وتشتهون؟

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  40. 40

    سَلْهُمْ أَيُّهُم بِذَٰلِكَ زَعِيمٌ

    68:40

    Ask thou of them, which of them will stand surety for that!

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Sor onlara: "Bunu kim üzerine alır?"

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Sor bakalım onlara, içlerinden ona kefil hangisi?

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    Ask them [Prophet] which of them will guarantee this.

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Buna (bu iddiaya) hangilerinin kefil olabileceğini kendilerine sor!

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    Ask them (O Muhammad) which of them will vouch for that!

    M. Pickthall · EN · public-domain

    Ask them which of them, for that [claim], is responsible.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    سل المشركين -أيها الرسول-: أيهم بذلك الحكم كفيل وضامن بأن يكون له ذلك؟ أم لهم آلهة تكفُل لهم ما يقولون، وتعينهم على إدراك ما طلبوا، فليأتوا بها إن كانوا صادقين في دعواهم؟

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  41. 41

    أَمْ لَهُمْ شُرَكَآءُ فَلْيَأْتُوا۟ بِشُرَكَآئِهِمْ إِن كَانُوا۟ صَـٰدِقِينَ

    68:41

    Or have they some “ Partners ” (in Godhead)? Then let them produce Their “ partners ”, If they are truthful !

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Yoksa onların ortakları mı vardır? Doğru sözlü iseler ortaklarını getirsinler.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Yoksa ortakları mı var onların? Doğru iseler ortaklarını getirsinler.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    Do they have ‘partners’ [besides God]? Let them produce their ‘partners’, if what they say is true.

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Yoksa (kendilerini destekleyen) ortaklar(ı) mı var! Sözlerinde doğru iseler, ortaklarını getirsinler!

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    Or have they other gods? Then let them bring their other gods if they are truthful

    M. Pickthall · EN · public-domain

    Or do they have partners? Then let them bring their partners, if they should be truthful.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    سل المشركين -أيها الرسول-: أيهم بذلك الحكم كفيل وضامن بأن يكون له ذلك؟ أم لهم آلهة تكفُل لهم ما يقولون، وتعينهم على إدراك ما طلبوا، فليأتوا بها إن كانوا صادقين في دعواهم؟

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  42. 42

    يَوْمَ يُكْشَفُ عَن سَاقٍ وَيُدْعَوْنَ إِلَى ٱلسُّجُودِ فَلَا يَسْتَطِيعُونَ

    68:42

    The Day that the shin shall be laid bare, and they shall be summoned to bow in adoration, but they shall not be able,-

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    O gün işin dehşetinden baldırlar açılır; gözleri dönmüş olarak yüzlerini zillet bürür; secdeye çağırılırlar ama buna güçleri yetmez. Oysa, kendileri sapasağlam oldukları zaman secdeye çağırılmışlardı.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    O gün işler zorlaşır ve secdeye davet edilirler. Fakat güç yetiremezler.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    On the Day when matters become dire, they will be invited to prostrate themselves but will be prevented from doing so,

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    O gün, bacaktan açılacak (paçaları tutuşacak, işler zorlaşacak) ve secdeye davet edileceklerdir fakat (buna) güç yetiremeyeceklerdir.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    On the day when it befalleth in earnest, and they are ordered to prostrate themselves but are not able,

    M. Pickthall · EN · public-domain

    The Day the shin will be uncovered and they are invited to prostration but they [i.e., the disbelievers] will not be able,

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    يوم القيامة يشتد الأمر ويصعب هوله، ويأتي الله تعالى لفصل القضاء بين الخلائق، فيكشف عن ساقه الكريمة التي لا يشبهها شيء، قال صلى الله عليه وسلم: "يكشف ربنا عن ساقه، فيسجد له كل مؤمن ومؤمنة، ويبقى مَن كان يسجد في الدنيا؛ رياء وسمعة، فيذهب ليسجد، فيعود ظهره طبقًا واحدًا" رواه البخاري ومسلم.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  43. 43

    خَـٰشِعَةً أَبْصَـٰرُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ ۖ وَقَدْ كَانُوا۟ يُدْعَوْنَ إِلَى ٱلسُّجُودِ وَهُمْ سَـٰلِمُونَ

    68:43

    Their eyes will be cast down,- ignominy will cover them; seeing that they had been summoned aforetime to bow in adoration, while they were whole, (and had refused).

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    O gün işin dehşetinden baldırlar açılır; gözleri dönmüş olarak yüzlerini zillet bürür; secdeye çağırılırlar ama buna güçleri yetmez. Oysa, kendileri sapasağlam oldukları zaman secdeye çağırılmışlardı.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Gözleri düşük bir halde kendilerini bir zillet kaplar. Oysa onlar sapasağlam iken de secdeye davet ediliyorlardı.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    and their eyes will be downcast and they will be overwhelmed with shame: they were invited to prostrate themselves when they were safe [but refused].

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Kendilerini aşağılanma kaplamış olarak gözleri (sıkıntıdan) yıkılmış bir hâlde (olacaktır). (Oysa) onlar, sağlamken secde etmeye davet edilmişlerdi.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    With eyes downcast, abasement stupefying them. And they had been summoned to prostrate themselves while they were yet unhurt.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    Their eyes humbled, humiliation will cover them. And they used to be invited to prostration while they were sound.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    منكسرة أبصارهم لا يرفعونها، تغشاهم ذلة شديدة مِن عذاب الله، وقد كانوا في الدنيا يُدْعَون إلى الصلاة لله وعبادته، وهم أصحَّاء قادرون عليها فلا يسجدون؛ تعظُّمًا واستكبارًا.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  44. 44

    فَذَرْنِى وَمَن يُكَذِّبُ بِهَـٰذَا ٱلْحَدِيثِ ۖ سَنَسْتَدْرِجُهُم مِّنْ حَيْثُ لَا يَعْلَمُونَ

    68:44

    Then leave Me alone with such as reject this Message: by degrees shall We punish them from directions they perceive not.

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Kuran'ı yalanlayanları Bana bırak; Biz onları bilmedikleri yerden yavaş yavaş azaba yaklaştıracağız.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Bu sözü yalanlayanı bana bırak. Onları bilmedikleri yönden derece derece azaba yaklaştıracağız.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    So [Prophet] leave those who reject this revelation to Me: We shall lead them on, step by step, in ways beyond their knowledge;

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Bu sözü (Kur’an’ı) yalanlayanı bana bırak! Biz onları bilemedikleri bir şekilde yavaş yavaş helake sürükleyeceğiz.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    Leave Me (to deal) with those who give the lie to this pronouncement. We shall lead them on by steps from whence they know not.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    So leave Me, [O Muḥammad], with [the matter of] whoever denies this statement [i.e., the Qur’ān]. We will progressively lead them [to punishment] from where they do not know.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    فذرني -أيها الرسول- ومَن يكذِّب بهذا القرآن، فإن عليَّ جزاءهم والانتقام منهم، سنمدهم بالأموال والأولاد والنعم؛ استدراجًا لهم من حيث لا يشعرون أنه سبب لإهلاكهم، وأُمهلهم وأُطيل أعمارهم؛ ليزدادوا إثمًا. إن كيدي بأهل الكفر قويٌّ شديد.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  45. 45

    وَأُمْلِى لَهُمْ ۚ إِنَّ كَيْدِى مَتِينٌ

    68:45

    A (long) respite will I grant them: truly powerful is My Plan.

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Onlara mehil veriyorum; doğrusu Benim tuzağım sağlamdır.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Onlara mühlet veriyorum. Doğrusu benim tuzağım sağlamdır.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    I will allow them more time, for My plan is powerful.

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Onlara zaman tanıyorum. Şüphesiz ki benim tuzağım (ince planım) çok sağlamdır.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    Yet I bear with them, for lo! My scheme is firm.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    And I will give them time. Indeed, My plan is firm.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    فذرني -أيها الرسول- ومَن يكذِّب بهذا القرآن، فإن عليَّ جزاءهم والانتقام منهم، سنمدهم بالأموال والأولاد والنعم؛ استدراجًا لهم من حيث لا يشعرون أنه سبب لإهلاكهم، وأُمهلهم وأُطيل أعمارهم؛ ليزدادوا إثمًا. إن كيدي بأهل الكفر قويٌّ شديد.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  46. 46

    أَمْ تَسْـَٔلُهُمْ أَجْرًا فَهُم مِّن مَّغْرَمٍ مُّثْقَلُونَ

    68:46

    Or is it that thou dost ask them for a reward, so that they are burdened with a load of debt?-

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Yoksa, sen onlardan ücret istiyorsun da, ağır bir borç altında mı kalıyorlar? Elbette hayır.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Yoksa onlardan bir ücret istiyorsun da bu yüzden onlar ağır bir borç altında mı kalıyorlar?

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    Do you demand some reward from them that would burden them with debt?

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da borç yüzünden ağır bir yük altında mı kalıyorlar?

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    Or dost thou (Muhammad) ask a fee from them so that they are heavily taxed?

    M. Pickthall · EN · public-domain

    Or do you ask of them a payment, so they are by debt burdened down?

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    أم تسأل -أيها الرسول- هؤلاء المشركين أجرا دنيويا على تبليغ الرسالة فهم مِن غرامة ذلك مكلَّفون حِمْلا ثقيلا؟ بل أعندهم علم الغيب، فهم يكتبون عنه ما يحكمون به لأنفسهم مِن أنهم أفضل منزلة عند الله مِن أهل الإيمان به؟

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  47. 47

    أَمْ عِندَهُمُ ٱلْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ

    68:47

    Or that the Unseen is in their hands, so that they can write it down?

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Yoksa, gaybın bilgisi kendilerinin katında da onlar mı yazıyorlar?

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Yoksa gayb onların yanlarında da onlar mı yazıyorlar?

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    Do they have knowledge of the unseen that enables them to write it down?

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Yoksa gayb (bilinemeyen şeyler) yanlarında da (ondan) mı yazıyorlar?

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    Or is the Unseen theirs that they can write (thereof)?

    M. Pickthall · EN · public-domain

    Or have they [knowledge of] the unseen, so they write [it] down?

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    أم تسأل -أيها الرسول- هؤلاء المشركين أجرا دنيويا على تبليغ الرسالة فهم مِن غرامة ذلك مكلَّفون حِمْلا ثقيلا؟ بل أعندهم علم الغيب، فهم يكتبون عنه ما يحكمون به لأنفسهم مِن أنهم أفضل منزلة عند الله مِن أهل الإيمان به؟

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  48. 48

    فَٱصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ وَلَا تَكُن كَصَاحِبِ ٱلْحُوتِ إِذْ نَادَىٰ وَهُوَ مَكْظُومٌ

    68:48

    So wait with patience for the Command of thy Lord, and be not like the Companion of the Fish,- when he cried out in agony.

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Sen Rabbinin hükmüne kadar sabret; balık sahibi (Yunus) gibi olma, o, pek üzgün olarak Rabbine seslenmişti.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Rabbinin hükmüne sabret, balık sahibi gibi olma. Hani o öfkeye boğulmuş da nida etmişti.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    Wait patiently [Prophet] for your Lord’s judgement: do not be like the man in the whale who called out in distress:

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Sen Rabbinin hükmüne sabret! Balık sahibi (Yunus) gibi olma! Hani o, üzüntülü bir hâlde (Rabbine) seslenmişti.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    But wait thou for thy Lord's decree, and be not like him of the fish, who cried out in despair.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    Then be patient for the decision of your Lord, [O Muḥammad], and be not like the companion of the fish [i.e., Jonah] when he called out while he was distressed.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    فاصبر -أيها الرسول- لما حكم به ربك وقضاه، ومن ذلك إمهالهم وتأخير نصرتك عليهم، ولا تكن كصاحب الحوت، وهو يونس -عليه السلام- في غضبه وعدم صبره على قومه، حين نادى ربه، وهو مملوء غمًّا طالبًا تعجيل العذاب لهم، لولا أن تداركه نعمة مِن ربه بتوفيقه للتوبة وقَبولها لَطُرِح مِن بطن الحوت بالأرض الفضاء المهلكة، وهو آتٍ بما يلام عليه، فاصطفاه ربه لرسالته، فجعله من الصالحين الذين صلحت نياتهم وأعمالهم وأقوالهم.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  49. 49

    لَّوْلَآ أَن تَدَٰرَكَهُۥ نِعْمَةٌ مِّن رَّبِّهِۦ لَنُبِذَ بِٱلْعَرَآءِ وَهُوَ مَذْمُومٌ

    68:49

    Had not Grace from his Lord reached him, he would indeed have been cast off on the naked shore, in disgrace.

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Rabbinin katından ona bir nimet ulaşmasaydı, kınanmış olarak sahile atılacaktı.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Rabbinden bir nimet yetişmiş olmasaydı, elbette kınanacak bir halde ıssız bir diyara atılacaktı.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    if his Lord’s grace had not reached him, he would have been left, abandoned and blameworthy, on the barren shore,

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Rabbinden ona bir nimet yetişmemiş olsaydı mutlaka kınanmış (bir hâlde) ıssız bir sahile atılacaktı.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    Had it not been that favour from his Lord had reached him he surely had been cast into the wilderness while he was reprobate.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    If not that a favor [i.e., mercy] from his Lord overtook him, he would have been thrown onto the naked shore while he was censured.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    فاصبر -أيها الرسول- لما حكم به ربك وقضاه، ومن ذلك إمهالهم وتأخير نصرتك عليهم، ولا تكن كصاحب الحوت، وهو يونس -عليه السلام- في غضبه وعدم صبره على قومه، حين نادى ربه، وهو مملوء غمًّا طالبًا تعجيل العذاب لهم، لولا أن تداركه نعمة مِن ربه بتوفيقه للتوبة وقَبولها لَطُرِح مِن بطن الحوت بالأرض الفضاء المهلكة، وهو آتٍ بما يلام عليه، فاصطفاه ربه لرسالته، فجعله من الصالحين الذين صلحت نياتهم وأعمالهم وأقوالهم.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  50. 50

    فَٱجْتَبَـٰهُ رَبُّهُۥ فَجَعَلَهُۥ مِنَ ٱلصَّـٰلِحِينَ

    68:50

    Thus did his Lord choose him and make him of the Company of the Righteous.

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Rabbi onu seçip iyilerden kıldı. Doğrusu inkar edenler, Kuran'ı dinlediklerinde nerdeyse seni gözleriyle yıkıp devireceklerdi. "O delidir" diyorlardı.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Fakat Rabbi onu seçti de iyilerden kıldı.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    but his Lord chose him and made him one of the Righteous.

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Rabbi onu (peygamber olarak) seçmişti ve kendisini iyilerden kılmıştı.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    But his Lord chose him and placed him among the righteous.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    And his Lord chose him and made him of the righteous.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    فاصبر -أيها الرسول- لما حكم به ربك وقضاه، ومن ذلك إمهالهم وتأخير نصرتك عليهم، ولا تكن كصاحب الحوت، وهو يونس -عليه السلام- في غضبه وعدم صبره على قومه، حين نادى ربه، وهو مملوء غمًّا طالبًا تعجيل العذاب لهم، لولا أن تداركه نعمة مِن ربه بتوفيقه للتوبة وقَبولها لَطُرِح مِن بطن الحوت بالأرض الفضاء المهلكة، وهو آتٍ بما يلام عليه، فاصطفاه ربه لرسالته، فجعله من الصالحين الذين صلحت نياتهم وأعمالهم وأقوالهم.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  51. 51

    وَإِن يَكَادُ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ لَيُزْلِقُونَكَ بِأَبْصَـٰرِهِمْ لَمَّا سَمِعُوا۟ ٱلذِّكْرَ وَيَقُولُونَ إِنَّهُۥ لَمَجْنُونٌ

    68:51

    And the Unbelievers would almost trip thee up with their eyes when they hear the Message; and they say: "Surely he is possessed!"

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Rabbi onu seçip iyilerden kıldı. Doğrusu inkar edenler, Kuran'ı dinlediklerinde nerdeyse seni gözleriyle yıkıp devireceklerdi. "O delidir" diyorlardı.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    O kafirler Kur'ân'ı işittikleri zaman neredeyse seni gözleri ile devireceklerdi. Bir de durmuşlar "o bir deli" diyorlar.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    The disbelievers almost strike you down with their looks when they hear the Quran. They say, ‘He must be mad!’

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Kâfir olanlar Zikr’i (Kur’an’ı) duydukları zaman neredeyse seni gözleriyle devirecekler(di). “Şüphesiz ki o cinlenmiştir!” diyorlar.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    And lo! those who disbelieve would fain disconcert thee with their eyes when they hear the Reminder, and they say: Lo! he is indeed mad;

    M. Pickthall · EN · public-domain

    And indeed, those who disbelieve would almost make you slip with their eyes [i.e., looks] when they hear the message, and they say, "Indeed, he is mad."

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    وإن يكاد الكفار حين سمعوا القرآن ليصيبونك -أيها الرسول- بالعين؛ لبغضهم إياك، لولا وقاية الله وحمايته لك، ويقولون: -حسب أهوائهم- إنه لمجنون.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  52. 52

    وَمَا هُوَ إِلَّا ذِكْرٌ لِّلْعَـٰلَمِينَ

    68:52

    But it is nothing less than a Message to all the worlds.

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Oysa Kuran, alemler için bir öğütten başka bir şey değildir.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Halbuki o âlemler için bir öğüttür.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    but truly it is nothing other than a Reminder for all peoples.

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Halbuki o (Kur’an), ancak âlemler için (gerçeği) hatırla(t)madır.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    When it is naught else than a Reminder to creation.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    But it is not except a reminder to the worlds.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    وما القرآن إلا موعظة وتذكير للعالمين من الإنس والجن.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

مصدر النص العربي: Quran.com API v4 (public-domain)