الصواب يقال على وجهين: أحدهما: باعتبار الشيء في نفسه، فيقال: هذا صواب: إذا كان في نفسه محمودا ومرضيا، بحسب مقتضى العقل والشرع، نحو قولك: تحري العدل صواب، والكرم صواب. والثاني: يقال باعتبار القاصد إذا أدرك المقصود بحسب ما يقصده، فيقال: أصاب كذا، أي: وجد ما طلب، كقولك: أصابه السهم، وذلك على أضرب: الأول: أن يقصد ما يحسن قصده فيفعله، وذلك هو الصواب التام المحمود به الإنسان. والثاني: أن يقصد ما يحسن فعله، فيتأتى منه غيره لتقديره بعد اجتهاده أنه صواب، وذلك هو المراد بقوله (عليه السلام): «كل مجتهد مصيب» ، و# روي «المجتهد مصيب وإن أخطأ فهذا له أجر»
Exdore translation — not part of the source
Savâb (isabet/doğruluk) iki anlamda kullanılır: Birincisi, şeyin bizzat kendisi bakımındandır; "Bu savâbdır" denir: yani akıl ve şeriatın gereğine göre kendisi itibariyle övülmüş ve beğenilmiş olduğunda. Nitekim "Adaleti araştırmak savâbdır, cömertlik savâbdır" dersin. İkincisi, kastedene (kasteden özneye) göre söylenir: kastettiği şeye, kastettiği ölçüde ulaştığında. Böylece "Şunu isabet ettirdi" denir, yani aradığını buldu; "Ok ona isabet etti" demen gibi. Bu da çeşitli türlere ayrılır: Birincisi: Kastedilmesi güzel olan bir şeyi kastedip onu yapmasıdır. İşte insanın kendisiyle övüldüğü tam savâb budur. İkincisi: Yapılması güzel olan bir şeyi kastetmesi, fakat ictihadından sonra onun savâb olduğunu takdir etmesi sebebiyle ondan başkasının meydana gelmesidir. İşte (aleyhisselâmın) "Her müctehid isabet etmiştir" sözüyle kastedilen budur. Ve şöyle rivayet edilmiştir: "Müctehid isabet edicidir; hata etse bile onun için bir ecir vardır."
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân · OpenITI (CC BY-NC-SA 4.0)