كل السور

51.الذاريات

الذاريات

مكية · 60 آية

وضع القراءة
  1. 1

    وَٱلذَّٰرِيَـٰتِ ذَرْوًا

    51:1

    By the (Winds) that scatter broadcast;

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Esip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    O tozdurup savuranlara,

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    By those [winds] that scatter far and wide,

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Yemin olsun: Esip savuranlara,

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    By those that winnow with a winnowing

    M. Pickthall · EN · public-domain

    By the [winds] scattering [dust], dispersing [it]

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    أقسم الله تعالى بالرياح المثيرات للتراب، فالسحب الحاملات ثقلا عظيمًا من الماء، فالسفن التي تجري في البحار جريًا ذا يسر وسهولة، فالملائكة التي تُقَسِّم أمر الله في خلقه. إن الذي توعدون به- أيها الناس- من البعث والحساب لكائن حق يقين، وإن الحساب والثواب على الأعمال لكائن لا محالة.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  2. 2

    فَٱلْحَـٰمِلَـٰتِ وِقْرًا

    51:2

    And those that lift and bear away heavy weights;

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Esip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Derken bir ağırlık taşıyanlara,

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    and those that are heavily laden,

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Ağır yükü (vahyi)

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    And those that bear the burden (of the rain)

    M. Pickthall · EN · public-domain

    And the [clouds] carrying a load [of water]

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    أقسم الله تعالى بالرياح المثيرات للتراب، فالسحب الحاملات ثقلا عظيمًا من الماء، فالسفن التي تجري في البحار جريًا ذا يسر وسهولة، فالملائكة التي تُقَسِّم أمر الله في خلقه. إن الذي توعدون به- أيها الناس- من البعث والحساب لكائن حق يقين، وإن الحساب والثواب على الأعمال لكائن لا محالة.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  3. 3

    فَٱلْجَـٰرِيَـٰتِ يُسْرًا

    51:3

    And those that flow with ease and gentleness;

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Esip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Derken bir kolaylıkla akanlara,

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    that speed freely,

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Kolayca süzülenlere,

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    And those that glide with ease (upon the sea)

    M. Pickthall · EN · public-domain

    And the ships sailing with ease

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    أقسم الله تعالى بالرياح المثيرات للتراب، فالسحب الحاملات ثقلا عظيمًا من الماء، فالسفن التي تجري في البحار جريًا ذا يسر وسهولة، فالملائكة التي تُقَسِّم أمر الله في خلقه. إن الذي توعدون به- أيها الناس- من البعث والحساب لكائن حق يقين، وإن الحساب والثواب على الأعمال لكائن لا محالة.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  4. 4

    فَٱلْمُقَسِّمَـٰتِ أَمْرًا

    51:4

    And those that distribute and apportion by Command;-

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Esip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Derken bir emir taksim edenlere andolsun ki,

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    that distribute [rain] as ordained!

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    İşi ayıranlara ki

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    And those who distribute (blessings) by command,

    M. Pickthall · EN · public-domain

    And the [angels] apportioning [each] matter,

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    أقسم الله تعالى بالرياح المثيرات للتراب، فالسحب الحاملات ثقلا عظيمًا من الماء، فالسفن التي تجري في البحار جريًا ذا يسر وسهولة، فالملائكة التي تُقَسِّم أمر الله في خلقه. إن الذي توعدون به- أيها الناس- من البعث والحساب لكائن حق يقين، وإن الحساب والثواب على الأعمال لكائن لا محالة.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  5. 5

    إِنَّمَا تُوعَدُونَ لَصَادِقٌ

    51:5

    Verily that which ye are promised is true;

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Esip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    O size vaad edilen elbette doğrudur.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    What you [people] are promised is true:

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Size vadedilenler elbette doğrudur.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    Lo! that wherewith ye are threatened is indeed true,

    M. Pickthall · EN · public-domain

    Indeed, what you are promised is true.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    أقسم الله تعالى بالرياح المثيرات للتراب، فالسحب الحاملات ثقلا عظيمًا من الماء، فالسفن التي تجري في البحار جريًا ذا يسر وسهولة، فالملائكة التي تُقَسِّم أمر الله في خلقه. إن الذي توعدون به- أيها الناس- من البعث والحساب لكائن حق يقين، وإن الحساب والثواب على الأعمال لكائن لا محالة.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  6. 6

    وَإِنَّ ٱلدِّينَ لَوَٰقِعٌ

    51:6

    And verily Judgment and Justice must indeed come to pass.

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Esip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Ceza ve hesap günü şüphesiz olacaktır.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    the Judgement will come––

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Hesap da mutlaka gerçekleşecektir.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    And lo! the judgment will indeed befall.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    And indeed, the recompense is to occur.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    أقسم الله تعالى بالرياح المثيرات للتراب، فالسحب الحاملات ثقلا عظيمًا من الماء، فالسفن التي تجري في البحار جريًا ذا يسر وسهولة، فالملائكة التي تُقَسِّم أمر الله في خلقه. إن الذي توعدون به- أيها الناس- من البعث والحساب لكائن حق يقين، وإن الحساب والثواب على الأعمال لكائن لا محالة.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  7. 7

    وَٱلسَّمَآءِ ذَاتِ ٱلْحُبُكِ

    51:7

    By the Sky with (its) numerous Paths,

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    İçinde yörüngeler bulunan göğe and olsun ki, ey inkarcılar, siz, şüphesiz aykırı görüştesiniz.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Yollara sahip göğe andolsun ki,

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    by the sky with its pathways,

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Yörüngeleri bulunan göğe yemin olsun ki

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    By the heaven full of paths,

    M. Pickthall · EN · public-domain

    By the heaven containing pathways,

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    وأقسم الله تعالى بالسماء ذات الخَلْق الحسن، إنكم- أيها المكذبون- لفي قول مضطرب في هذا القرآن، وفي الرسول صلى الله عليه وسلم. يُصرف عن القرآن والرسول صلى الله عليه وسلم مَن صُرف عن الإيمان بهما؛ لإعراضه عن أدلة الله وبراهينه اليقينية فلم يوفَّق إلى الخير.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  8. 8

    إِنَّكُمْ لَفِى قَوْلٍ مُّخْتَلِفٍ

    51:8

    Truly ye are in a doctrine discordant,

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    İçinde yörüngeler bulunan göğe and olsun ki, ey inkarcılar, siz, şüphesiz aykırı görüştesiniz.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Siz elbette çelişkili sözler içindesiniz.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    you differ in what you say––

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Şüphesiz siz çelişkili söz(ler) içindesiniz.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    Lo! ye, forsooth, are of various opinion (concerning the truth).

    M. Pickthall · EN · public-domain

    Indeed, you are in differing speech.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    وأقسم الله تعالى بالسماء ذات الخَلْق الحسن، إنكم- أيها المكذبون- لفي قول مضطرب في هذا القرآن، وفي الرسول صلى الله عليه وسلم. يُصرف عن القرآن والرسول صلى الله عليه وسلم مَن صُرف عن الإيمان بهما؛ لإعراضه عن أدلة الله وبراهينه اليقينية فلم يوفَّق إلى الخير.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  9. 9

    يُؤْفَكُ عَنْهُ مَنْ أُفِكَ

    51:9

    Through which are deluded (away from the Truth) such as would be deluded.

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Bundan, dönebilecek kimseler döndürülür.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Ondan çevrilen (imana) çevrilir.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    those who turn away from it are [truly] deceived.

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Ondan (Kur’an’dan) savrulan kişi (kendi aleyhine) savrulmuş olur.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    He is made to turn away from it who is (himself) averse.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    Deluded away from it [i.e., the Qur’ān] is he who is deluded.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    وأقسم الله تعالى بالسماء ذات الخَلْق الحسن، إنكم- أيها المكذبون- لفي قول مضطرب في هذا القرآن، وفي الرسول صلى الله عليه وسلم. يُصرف عن القرآن والرسول صلى الله عليه وسلم مَن صُرف عن الإيمان بهما؛ لإعراضه عن أدلة الله وبراهينه اليقينية فلم يوفَّق إلى الخير.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  10. 10

    قُتِلَ ٱلْخَرَّٰصُونَ

    51:10

    Woe to the falsehood-mongers,-

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Yalancılığı itiyat edinenlerin, bilgisizliğe saplanıp kalanların canları çıksın!

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Kahrolsun (o fikir adına) kendi tahminlerini ileri sürenler!

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    Perish the liars,

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Kahrolsun o koyu yalancılar!

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    Accursed be the conjecturers

    M. Pickthall · EN · public-domain

    Destroyed are the misinformers

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    لُعِن الكذابون الظانون غير الحق، الذين هم في لُـجَّة من الكفر والضلالة غافلون متمادون.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  11. 11

    ٱلَّذِينَ هُمْ فِى غَمْرَةٍ سَاهُونَ

    51:11

    Those who (flounder) heedless in a flood of confusion:

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Yalancılığı itiyat edinenlerin, bilgisizliğe saplanıp kalanların canları çıksın!

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Onlar bir sarhoşluk ve cehalet içinde şuursuzdurlar.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    those steeped in error and unaware!

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Onlar, koyu bir şaşkınlıkta ne yaptığını bilmeyenlerdir.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    Who are careless in an abyss!

    M. Pickthall · EN · public-domain

    Who are within a flood [of confusion] and heedless.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    لُعِن الكذابون الظانون غير الحق، الذين هم في لُـجَّة من الكفر والضلالة غافلون متمادون.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  12. 12

    يَسْـَٔلُونَ أَيَّانَ يَوْمُ ٱلدِّينِ

    51:12

    They ask, "When will be the Day of Judgment and Justice?"

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    İşlerin karşılık göreceği günün zamanını sorarlar.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Onlar: "Hesap ve ceza günü ne zaman?" diye soruyorlar.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    They ask, ‘When is this Judgement Day coming?’

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Hesap gününün ne zaman olduğunu soruyorlar.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    They ask: When is the Day of Judgment?

    M. Pickthall · EN · public-domain

    They ask, "When is the Day of Recompense?"

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    يسأل هؤلاء الكذابون سؤال استبعاد وتكذيب: متى يوم الحساب والجزاء؟

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  13. 13

    يَوْمَ هُمْ عَلَى ٱلنَّارِ يُفْتَنُونَ

    51:13

    (It will be) a Day when they will be tried (and tested) over the Fire!

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    O, kendilerinin ateşte azap görecekleri gündür.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    O gün, onların ateş üzerinde azap görecekleri gündür.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    On a Day when they will be punished by the Fire,

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    O gün onlar, ateş üzerinde arındırılacaklardır.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    (It is) the day when they will be tormented at the Fire,

    M. Pickthall · EN · public-domain

    [It is] the Day they will be tormented over the Fire.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    يوم الجزاء، يوم يُعذَّبون بالإحراق بالنار، ويقال لهم: ذوقوا عذابكم الذي كنتم به تستعجلون في الدنيا.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  14. 14

    ذُوقُوا۟ فِتْنَتَكُمْ هَـٰذَا ٱلَّذِى كُنتُم بِهِۦ تَسْتَعْجِلُونَ

    51:14

    "Taste ye your trial! This is what ye used to ask to be hastened!"

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Onlara: "Azabınızı tadın; işte acele beklediğiniz bu idi" denir.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Onlara: "Tadın inkarınızın cezasını, işte sizin acele istediğiniz budur!" denecektir.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    ‘Taste the punishment! This is what you wished to hasten.’

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    (Onlara) “İmtihanınızı(n sonucunu) tadın! Acele gelmesini istediğiniz şey işte budur!” (denecektir).

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    (And it will be said unto them): Taste your torment (which ye inflicted). This is what ye sought to hasten.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    [And will be told], "Taste your torment. This is that for which you were impatient."

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    يوم الجزاء، يوم يُعذَّبون بالإحراق بالنار، ويقال لهم: ذوقوا عذابكم الذي كنتم به تستعجلون في الدنيا.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  15. 15

    إِنَّ ٱلْمُتَّقِينَ فِى جَنَّـٰتٍ وَعُيُونٍ

    51:15

    As to the Righteous, they will be in the midst of Gardens and Springs,

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Doğrusu, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, Rablerinin kendilerine verdiğini almış olarak bahçelerde ve pınar başlarındadırlar. Çünkü onlar, bundan önce iyi davrananlardı.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Şüphesiz ki takva sahipleri Rablerinin kendilerine verdiği sevabı almış olarak cennet bahçelerinde ve pınar başlarında bulunacaklardır. Çünkü onlar bundan önce iyilik yapıyorlardı.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    The righteous will be in Gardens with [flowing] springs.

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Şüphesiz ki muttakîler (duyarlı olanlar), Rablerinin kendilerine verdiği (nimetleri) alarak cennetlerde ve (su) kaynaklarında (olacaklar)dır. Şüphesiz ki onlar, bundan önce (dünyada) güzel davrananlardı.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    Lo! those who keep from evil will dwell amid gardens and watersprings,

    M. Pickthall · EN · public-domain

    Indeed, the righteous will be among gardens and springs,

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    إن الذين اتقوا الله في جنات عظيمة، وعيون ماء جارية، أعطاهم الله جميع مُناهم من أصناف النعيم، فأخذوا ذلك راضين به، فَرِحة به نفوسهم، إنهم كانوا قبل ذلك النعيم محسنين في الدنيا بأعمالهم الصالحة.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  16. 16

    ءَاخِذِينَ مَآ ءَاتَىٰهُمْ رَبُّهُمْ ۚ إِنَّهُمْ كَانُوا۟ قَبْلَ ذَٰلِكَ مُحْسِنِينَ

    51:16

    Taking joy in the things which their Lord gives them, because, before then, they lived a good life.

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Doğrusu, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, Rablerinin kendilerine verdiğini almış olarak bahçelerde ve pınar başlarındadırlar. Çünkü onlar, bundan önce iyi davrananlardı.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Şüphesiz ki takva sahipleri Rablerinin kendilerine verdiği sevabı almış olarak cennet bahçelerinde ve pınar başlarında bulunacaklardır. Çünkü onlar bundan önce iyilik yapıyorlardı.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    They will receive their Lord’s gifts because of the good they did before:

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Şüphesiz ki muttakîler (duyarlı olanlar), Rablerinin kendilerine verdiği (nimetleri) alarak cennetlerde ve (su) kaynaklarında (olacaklar)dır. Şüphesiz ki onlar, bundan önce (dünyada) güzel davrananlardı.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    Taking that which their Lord giveth them; for lo! aforetime they were doers of good;

    M. Pickthall · EN · public-domain

    Accepting what their Lord has given them. Indeed, they were before that doers of good.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    إن الذين اتقوا الله في جنات عظيمة، وعيون ماء جارية، أعطاهم الله جميع مُناهم من أصناف النعيم، فأخذوا ذلك راضين به، فَرِحة به نفوسهم، إنهم كانوا قبل ذلك النعيم محسنين في الدنيا بأعمالهم الصالحة.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  17. 17

    كَانُوا۟ قَلِيلًا مِّنَ ٱلَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ

    51:17

    They were in the habit of sleeping but little by night,

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Onlar, geceleri az uyuyanlardı.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Onlar geceleyin pek az uyurlardı.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    sleeping only little at night,

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Geceleri az uyurlardı.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    They used to sleep but little of the night,

    M. Pickthall · EN · public-domain

    They used to sleep but little of the night,

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    كان هؤلاء المحسنون قليلا من الليل ما ينامون، يُصَلُّون لربهم قانتين له، وفي أواخر الليل قبيل الفجر يستغفرون الله من ذنوبهم.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  18. 18

    وَبِٱلْأَسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ

    51:18

    And in the hour of early dawn, they (were found) praying for Forgiveness;

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Seher vakitlerinde bağışlanma dilerlerdi.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Onlar seher vakitlerinde Allah'tan bağışlanma dilerlerdi.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    praying at dawn for God’s forgiveness,

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Seher vakitlerinde de bağışlanma dilerler(di).

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    And ere the dawning of each day would seek forgiveness,

    M. Pickthall · EN · public-domain

    And in the hours before dawn they would ask forgiveness,

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    كان هؤلاء المحسنون قليلا من الليل ما ينامون، يُصَلُّون لربهم قانتين له، وفي أواخر الليل قبيل الفجر يستغفرون الله من ذنوبهم.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  19. 19

    وَفِىٓ أَمْوَٰلِهِمْ حَقٌّ لِّلسَّآئِلِ وَٱلْمَحْرُومِ

    51:19

    And in their wealth and possessions (was remembered) the right of the (needy,) him who asked, and him who (for some reason) was prevented (from asking).

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Onların mallarında muhtaç ve yoksullar için bir hak vardı, onu verirlerdi.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Onların mallarında isteyen ve istemeyen yoksullar için bir hak vardı.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    giving a rightful share of their wealth to the beggar and the deprived.

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Mallarında açıktan isteyen ve açıktan isteyemeyen kişiler için hak vardır.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    And in their wealth the beggar and the outcast had due share.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    And from their properties was [given] the right of the [needy] petitioner and the deprived.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    وفي أموالهم حق واجب ومستحب للمحتاجين الذين يسألون الناس، والذين لا يسألونهم حياء.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  20. 20

    وَفِى ٱلْأَرْضِ ءَايَـٰتٌ لِّلْمُوقِنِينَ

    51:20

    On the earth are signs for those of assured Faith,

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Kesin olarak inananlara, yeryüzünde ve kendi içinizde Allah'ın varlığına nice deliller vardır; görmez misiniz?

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Kesin olarak inananlar için, yeryüzünde ve kendi nefislerinde nice ibretler vardır. Hiç görmüyor musunuz?

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    On earth there are signs for those with sure faith––

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Kesin olarak inananlar için yerde de deliller vardır, kendinizde de. Görmüyor musunuz?

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    And in the earth are portents for those whose faith is sure.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    And on the earth are signs for the certain [in faith]

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    وفي الأرض عبر ودلائل واضحة على قدرة خلقها لأهل اليقين بأن الله هو الإله الحق وحده لا شريك له، والمصدِّقين لرسوله صلى الله عليه وسلم.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  21. 21

    وَفِىٓ أَنفُسِكُمْ ۚ أَفَلَا تُبْصِرُونَ

    51:21

    As also in your own selves: Will ye not then see?

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Kesin olarak inananlara, yeryüzünde ve kendi içinizde Allah'ın varlığına nice deliller vardır; görmez misiniz?

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Kesin olarak inananlar için, yeryüzünde ve kendi nefislerinde nice ibretler vardır. Hiç görmüyor musunuz?

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    and in yourselves too, do you not see?––

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Kesin olarak inananlar için yerde de deliller vardır, kendinizde de. Görmüyor musunuz?

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    And (also) in yourselves. Can ye then not see?

    M. Pickthall · EN · public-domain

    And in yourselves. Then will you not see?

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    وفي خلق أنفسكم دلائل على قدرة الله تعالى، وعبر تدلكم على وحدانية خالقكم، وأنه لا إله لكم يستحق العبادة سواه، أغَفَلتم عنها، فلا تبصرون ذلك، فتعتبرون به؟

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  22. 22

    وَفِى ٱلسَّمَآءِ رِزْقُكُمْ وَمَا تُوعَدُونَ

    51:22

    And in heaven is your Sustenance, as (also) that which ye are promised.

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Rızkınız da, size söz verilen azap da yukarıdan gelir.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Sizin rızkınız da size vaad edilen sevap ve ceza da göktedir.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    in the sky is your sustenance and all that you are promised.

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Gökte de rızkınız ve size vadedilenler vardır.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    And in the heaven is your providence and that which ye are promised;

    M. Pickthall · EN · public-domain

    And in the heaven is your provision and whatever you are promised.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    وفي السماء رزقكم وما توعدون من الخير والشر والثواب والعقاب، وغير ذلك كله مكتوب مقدَّر.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  23. 23

    فَوَرَبِّ ٱلسَّمَآءِ وَٱلْأَرْضِ إِنَّهُۥ لَحَقٌّ مِّثْلَ مَآ أَنَّكُمْ تَنطِقُونَ

    51:23

    Then, by the Lord of heaven and earth, this is the very Truth, as much as the fact that ye can speak intelligently to each other.

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Göğün ve yerin Rabbine and olsun ki bu, sizin konuşmanız kadar kesin ve gerçektir.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Gök ve yerin Rabbine andolsun ki size edilen o vaad, herhalde haktır. O tıpkı sizin konuşmanız gibi gerçektir.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    By the Lord of the heavens and earth! All this is as real as your speaking.

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Göğün ve yerin Rabbine yemin olsun: Bu (vadedilen gün) konuşmanız gibi gerçektir.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    And by the Lord of the heavens and the earth, it is the truth, even as (it is true) that ye speak.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    Then by the Lord of the heaven and earth, indeed, it is truth - just as [sure as] it is that you are speaking.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    أقسم الله تعالى بنفسه الكريمة أنَّ ما وعدكم به حق، فلا تَشُكُّوا فيه كما لا تَشُكُّون في نطقكم.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  24. 24

    هَلْ أَتَىٰكَ حَدِيثُ ضَيْفِ إِبْرَٰهِيمَ ٱلْمُكْرَمِينَ

    51:24

    Has the story reached thee, of the honoured guests of Abraham?

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    İbrahim'in ikram edilmiş konuklarının haberi sana geldi mi?

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Ey Muhammed! İbrahim'in şerefli misafirlerinin haberi sana geldi mi?

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    [Muhammad], have you heard the story of the honoured guests of Abraham?

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    İbrahim’in ağırlanan misafirlerinin (meleklerin) haberi sana geldi, (değil) mi?

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    Hath the story of Abraham's honoured guests reached thee (O Muhammad)?

    M. Pickthall · EN · public-domain

    Has there reached you the story of the honored guests of Abraham? -

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    هل أتاك -أيها الرسول- حديث ضيف إبراهيم الذين أكرمهم- وكانوا من الملائكة الكرام- حين دخلوا عليه في بيته، فحيَّوه قائلين له: سلامًا، فردَّ عليهم التحية قائلا سلام عليكم، أنتم قوم غرباء لا نعرفكم.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  25. 25

    إِذْ دَخَلُوا۟ عَلَيْهِ فَقَالُوا۟ سَلَـٰمًا ۖ قَالَ سَلَـٰمٌ قَوْمٌ مُّنكَرُونَ

    51:25

    Behold, they entered his presence, and said: "Peace!" He said, "Peace!" (and thought, "These seem) unusual people."

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Onlar, İbrahim'in yanına girip: "Selam sana" demişlerdi, İbrahim de: "Selam size" demişti; içinden de, onların "tanınmamış bir topluluk" olduğunu geçirmişti.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Hani onlar İbrahim'in huzuruna girmişlerdi de "Selam sana!" demişlerdi. İbrahim: "Size de selam" demiş, ve içinden: "Bunlar tanınmamış bir topluluk!" diye geçirmişti.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    They went in to see him and said, ‘Peace.’ ‘Peace,’ he said, [adding to himself] ‘These people are strangers.’

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Hani onlar (İbrahim’in) yanına girmiş ve “Selam!” demişlerdi. (İbrahim de) “Selam!” demiş, “(Bunlar) yabancı bir topluluk!” (diye içinden geçirmişti).

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    When they came in unto him and said: Peace! he answered, Peace! (and thought): Folk unknown (to me).

    M. Pickthall · EN · public-domain

    When they entered upon him and said, "[We greet you with] peace." He answered, "[And upon you] peace; [you are] a people unknown."

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    هل أتاك -أيها الرسول- حديث ضيف إبراهيم الذين أكرمهم- وكانوا من الملائكة الكرام- حين دخلوا عليه في بيته، فحيَّوه قائلين له: سلامًا، فردَّ عليهم التحية قائلا سلام عليكم، أنتم قوم غرباء لا نعرفكم.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  26. 26

    فَرَاغَ إِلَىٰٓ أَهْلِهِۦ فَجَآءَ بِعِجْلٍ سَمِينٍ

    51:26

    Then he turned quickly to his household, brought out a fatted calf,

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Hemen ailesine giderek semiz bir buzağı getirmiş, onların önüne sürüp: "Yemez misiniz?" demişti.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    İbrahim, sonra ailesine giderek semiz bir buzağı (eti) getirdi.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    He turned quickly to his household, brought out a fat calf,

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Hemen ailesinin yanına giderek besili bir dana (eti) getirmiş, onu onlara yaklaştırıp “Yemez misiniz?” demişti.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    Then he went apart unto his housefolk so that they brought a fatted calf;

    M. Pickthall · EN · public-domain

    Then he went to his family and came with a fat [roasted] calf.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    فعَدَلَ ومال خفية إلى أهله، فعمد إلى عجل سمين فذبحه، وشواه بالنار، ثم وضعه أمامهم، وتلَّطف في دعوتهم إلى الطعام قائلا ألا تأكلون؟

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  27. 27

    فَقَرَّبَهُۥٓ إِلَيْهِمْ قَالَ أَلَا تَأْكُلُونَ

    51:27

    And placed it before them.. he said, "Will ye not eat?"

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Hemen ailesine giderek semiz bir buzağı getirmiş, onların önüne sürüp: "Yemez misiniz?" demişti.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Onu önlerine sürerek: "Yemez misiniz?" dedi.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    and placed it before them. ‘Will you not eat?’ he said,

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Hemen ailesinin yanına giderek besili bir dana (eti) getirmiş, onu onlara yaklaştırıp “Yemez misiniz?” demişti.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    And he set it before them, saying: Will ye not eat?

    M. Pickthall · EN · public-domain

    And placed it near them; he said, "Will you not eat?"

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    فعَدَلَ ومال خفية إلى أهله، فعمد إلى عجل سمين فذبحه، وشواه بالنار، ثم وضعه أمامهم، وتلَّطف في دعوتهم إلى الطعام قائلا ألا تأكلون؟

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  28. 28

    فَأَوْجَسَ مِنْهُمْ خِيفَةً ۖ قَالُوا۟ لَا تَخَفْ ۖ وَبَشَّرُوهُ بِغُلَـٰمٍ عَلِيمٍ

    51:28

    (When they did not eat), He conceived a fear of them. They said, "Fear not," and they gave him glad tidings of a son endowed with knowledge.

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    (Yemediklerini görünce) onlardan endişeye düştü; "Korkma" dediler ve ona bilgin bir oğul sahibi olacağını müjdelediler.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Yemediklerini görünce onlardan içine bir korku düştü. Onlar İbrahim'e: "Korkma!" dediler ve onu çok bilgili bir oğul ile müjdelediler.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    beginning to be afraid of them, but they said, ‘Do not be afraid.’ They gave him good news of a son who would be gifted with knowledge.

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    (Yemediklerini görünce) onlardan korkmaya başlamıştı. (Melekler) “Korkma!” demiş ve ona bilen bir erkek çocuğu müjdelemişlerdi.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    Then he conceived a fear of them. They said: Fear not! and gave him tidings of (the birth of) a wise son.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    And he felt from them apprehension. They said, "Fear not," and gave him good tidings of a learned boy.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    فلما رآهم لا يأكلون أحسَّ في نفسه خوفًا منهم، قالوا له: لا تَخَفْ إنا رسل الله، وبشروه بأن زوجته "سَارَةَ" ستلد له ولدًا، سيكون من أهل العلم بالله وبدينه، وهو إسحاق عليه السلام.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  29. 29

    فَأَقْبَلَتِ ٱمْرَأَتُهُۥ فِى صَرَّةٍ فَصَكَّتْ وَجْهَهَا وَقَالَتْ عَجُوزٌ عَقِيمٌ

    51:29

    But his wife came forward (laughing) aloud: she smote her forehead and said: "A barren old woman!"

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Bunun üzerine karısı hayretle seslenerek geldi, elleriyle yüzünü kapayarak: "kısır bir kocakarı!" dedi.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Bunun üzerine karısı (Sâre) bir çığlık atarak geldi ve elini yüzüne vurarak: "Ben kısır bir kocakarıyım, nasıl çocuğum olur?" dedi.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    His wife then entered with a loud cry, struck her face, and said, ‘A barren old woman?’

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Hanımı, çığlık atarak (meleklere) yönelmiş ve (elini) yüzüne vurarak “Ben kısır bir kocakarıyım!” demişti.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    Then his wife came forward, making moan, and smote her face, and cried: A barren old woman!

    M. Pickthall · EN · public-domain

    And his wife approached with a cry [of alarm] and struck her face and said, "[I am] a barren old woman!"

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    فلما سمعت زوجة إبراهيم مقالة هؤلاء الملائكة بالبشارة أقبلت نحوهم في صيحة، فلطمت وجهها تعجبًا من هذا الأمر، وقالت: كيف ألد وأنا عجوز عقيم لا ألد؟

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  30. 30

    قَالُوا۟ كَذَٰلِكِ قَالَ رَبُّكِ ۖ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلْحَكِيمُ ٱلْعَلِيمُ

    51:30

    They said, "Even so has thy Lord spoken: and He is full of Wisdom and Knowledge."

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Melekler: "Bu böyledir, Rabbin söylemiştir; doğrusu O, Hakim olandır, bilendir" dediler.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Misafir melekler: "Evet bu böyledir. Rabbin böyle buyurdu. Gerçekten O hüküm ve hikmet sahibidir. Herşeyi hakkıyla bilir." dediler.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    but they said, ‘It will be so. This is what your Lord said, and He is the Wise, the All Knowing.’

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Onlar (melekler ise:) “Öyle, (ama) bunu Rabbin söylemiştir. Şüphesiz ki yalnızca O, doğru hüküm verendir, bilendir.” demişlerdi.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    They said: Even so saith thy Lord. Lo! He is the Wise, the Knower.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    They said, "Thus has said your Lord; indeed, He is the Wise, the Knowing."

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    قالت لها ملائكة الله: هكذا قال ربك كما أخبرناك، وهو القادر على ذلك، فلا عجب من قدرته. إنه سبحانه وتعالى هو الحكيم الذي يضع الأشياء مواضعها، العليم بمصالح عباده.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  31. 31

    ۞ قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ أَيُّهَا ٱلْمُرْسَلُونَ

    51:31

    (Abraham) said: "And what, O ye Messengers, is your errand (now)?"

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    İbrahim: "Ey Elçiler! Göreviniz nedir?" dedi.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    İbrahim, kendisine misafir olarak gelen meleklere: "Acaba sizin asıl önemli işiniz nedir ey elçiler?" dedi.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    Abraham said, ‘What is your errand, messengers?’

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    (İbrahim:) “Ey elçiler (melekler)! (Başka) ne işiniz var?” diye sormuştu.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    (Abraham) said: And (afterward) what is your errand, O ye sent (from Allah)?

    M. Pickthall · EN · public-domain

    [Abraham] said, "Then what is your business [here], O messengers?"

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    قال إبراهيم عليه السلام، لملائكة الله: ما شأنكم وفيم أُرسلتم؟ قالوا: إن الله أرسلنا إلى قوم قد أجرموا لكفرهم بالله؛ لنهلكهم بحجارة من طين متحجِّر، معلَّمة عند ربك لهؤلاء المتجاوزين الحدَّ في الفجور والعصيان.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  32. 32

    قَالُوٓا۟ إِنَّآ أُرْسِلْنَآ إِلَىٰ قَوْمٍ مُّجْرِمِينَ

    51:32

    They said, "We have been sent to a people (deep) in sin;-

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Elçiler: "Suçlu bir milletin üzerine, Rabbinin katından işaretli olarak, aşırı gidenlere mahsus sert taşlar göndermekle görevlendirildik" dediler.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Onlar: "Gerçekten biz günahkâr bir kavim (olan Lût kavmine) gönderildik.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    They said, ‘We are sent to a people lost in sin,

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Onlar “Şüphesiz ki biz suçlu bir topluma, üzerlerine çamurdan taş yağdırmak için gönderildik. (Bu taşlar), aşırı gidenler için Rabbinin katında işaretlenmiş(tir)!” demişlerdi.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    They said: Lo! we are sent unto a guilty folk,

    M. Pickthall · EN · public-domain

    They said, "Indeed, we have been sent to a people of criminals

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    قال إبراهيم عليه السلام، لملائكة الله: ما شأنكم وفيم أُرسلتم؟ قالوا: إن الله أرسلنا إلى قوم قد أجرموا لكفرهم بالله؛ لنهلكهم بحجارة من طين متحجِّر، معلَّمة عند ربك لهؤلاء المتجاوزين الحدَّ في الفجور والعصيان.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  33. 33

    لِنُرْسِلَ عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِّن طِينٍ

    51:33

    "To bring on, on them, (a shower of) stones of clay (brimstone),

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Elçiler: "Suçlu bir milletin üzerine, Rabbinin katından işaretli olarak, aşırı gidenlere mahsus sert taşlar göndermekle görevlendirildik" dediler.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Onların üzerine çamurdan pişirilmiş sert taşlar yağdıracağız.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    to bring down rocks of clay,

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Onlar “Şüphesiz ki biz suçlu bir topluma, üzerlerine çamurdan taş yağdırmak için gönderildik. (Bu taşlar), aşırı gidenler için Rabbinin katında işaretlenmiş(tir)!” demişlerdi.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    That we may send upon them stones of clay,

    M. Pickthall · EN · public-domain

    To send down upon them stones of clay,

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    قال إبراهيم عليه السلام، لملائكة الله: ما شأنكم وفيم أُرسلتم؟ قالوا: إن الله أرسلنا إلى قوم قد أجرموا لكفرهم بالله؛ لنهلكهم بحجارة من طين متحجِّر، معلَّمة عند ربك لهؤلاء المتجاوزين الحدَّ في الفجور والعصيان.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  34. 34

    مُّسَوَّمَةً عِندَ رَبِّكَ لِلْمُسْرِفِينَ

    51:34

    "Marked as from thy Lord for those who trespass beyond bounds."

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Elçiler: "Suçlu bir milletin üzerine, Rabbinin katından işaretli olarak, aşırı gidenlere mahsus sert taşlar göndermekle görevlendirildik" dediler.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    O taşlardan herbirinin haddi aşanlardan kime isabet edeceği Rabbin katında işaretlenmiştir." dediler.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    marked by your Lord for those who exceed all bounds.’

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Onlar “Şüphesiz ki biz suçlu bir topluma, üzerlerine çamurdan taş yağdırmak için gönderildik. (Bu taşlar), aşırı gidenler için Rabbinin katında işaretlenmiş(tir)!” demişlerdi.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    Marked by thy Lord for (the destruction of) the wanton.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    Marked in the presence of your Lord for the transgressors."

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    قال إبراهيم عليه السلام، لملائكة الله: ما شأنكم وفيم أُرسلتم؟ قالوا: إن الله أرسلنا إلى قوم قد أجرموا لكفرهم بالله؛ لنهلكهم بحجارة من طين متحجِّر، معلَّمة عند ربك لهؤلاء المتجاوزين الحدَّ في الفجور والعصيان.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  35. 35

    فَأَخْرَجْنَا مَن كَانَ فِيهَا مِنَ ٱلْمُؤْمِنِينَ

    51:35

    Then We evacuated those of the Believers who were there,

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Bunun üzerine, suçlu milletin arasında bulunan müminleri çıkardık.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Nihayet biz müminlerden orada bulunan kimseleri çıkardık.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    We brought out such believers as were there-

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    (Biz) orada bulunan müminleri çıkarmıştık.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    Then we brought forth such believers as were there.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    So We brought out whoever was in them [i.e., the cities] of the believers.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    فأخرجنا مَن كان في قرية قوم لوط من أهل الإيمان.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  36. 36

    فَمَا وَجَدْنَا فِيهَا غَيْرَ بَيْتٍ مِّنَ ٱلْمُسْلِمِينَ

    51:36

    But We found not there any just (Muslim) persons except in one house:

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Zaten orada, kendini Allah'a vermiş sadece bir tek ev halkı bulduk.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Fakat biz orada müslümanlardan bir ev halkından başka kimseyi de bulamadık.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    We found only one household devoted to God-

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Zaten orada müslümanlardan (olan) bir ev (halkın)dan başka (kurtarılacak) kimse bulmamıştık.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    But We found there but one house of those surrendered (to Allah).

    M. Pickthall · EN · public-domain

    And We found not within them other than a [single] house of Muslims.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    فما وجدنا في تلك القرية غير بيت من المسلمين، وهو بيت لوط عليه السلام.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  37. 37

    وَتَرَكْنَا فِيهَآ ءَايَةً لِّلَّذِينَ يَخَافُونَ ٱلْعَذَابَ ٱلْأَلِيمَ

    51:37

    And We left there a Sign for such as fear the Grievous Penalty.

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Can yakıcı azabdan korkanlar için, o beldede bir işaret, bir kalıntı bıraktık.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Biz orada acı bir azabdan korkan kimseler için bir ibret nişanesi bıraktık.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    and left the town to be a sign for those who fear the painful punishment.

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Elem verici azaptan korkanlar için orada bir delil bırakmıştık.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    And We left behind therein a portent for those who fear a painful doom.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    And We left therein a sign for those who fear the painful punishment.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    وتركنا في القرية المذكورة أثرًا من العذاب باقيًا علامة على قدرة الله تعالى وانتقامه من الكفرة، وذلك عبرة لمن يخافون عذاب الله المؤلم الموجع.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  38. 38

    وَفِى مُوسَىٰٓ إِذْ أَرْسَلْنَـٰهُ إِلَىٰ فِرْعَوْنَ بِسُلْطَـٰنٍ مُّبِينٍ

    51:38

    And in Moses (was another Sign): Behold, We sent him to Pharaoh, with authority manifest.

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Musa'nın başından geçenlerde de ibret vardır: Onu apaçık delille Firavun'a gönderdik.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Musa'nın kıssasında da ibret vardır. Hani biz onu apaçık bir delille Firavun'a göndermiştik.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    There is another sign in Moses: We sent him to Pharaoh with clear authority.

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Musa’da da (dersler vardır). Onu apaçık bir delil ile Firavun’a göndermiştik.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    And in Moses (too, there is a portent) when We sent him unto Pharaoh with clear warrant,

    M. Pickthall · EN · public-domain

    And in Moses [was a sign], when We sent him to Pharaoh with clear authority.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    وفي إرسالنا موسى إلى فرعون وملئه بالآيات والمعجزات الظاهرة آية للذين يخافون العذاب الأليم. فأعْرَضَ فرعون مغترًّا بقوته وجانبه، وقال عن موسى: إنه ساحر أو مجنون.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  39. 39

    فَتَوَلَّىٰ بِرُكْنِهِۦ وَقَالَ سَـٰحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ

    51:39

    But (Pharaoh) turned back with his Chiefs, and said, "A sorcerer, or one possessed!"

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Firavun, erkaniyle birlikte hakdan yüz çevirdi; "sihirbazdır veya delidir" dedi.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Firavun ise ordusuyla birlikte yüz çevirmiş, onun hakkında: "Bu bir sihirbazdır, ya da bir delidir." demişti.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    Pharaoh turned away with his supporters, saying, ‘This is a sorcerer, or maybe a madman,’

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    (Firavun), ordusuyla birlikte yüz çevirmiş, “O bir büyücüdür veya bir cinlenmiştir!” demişti.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    But he withdrew (confiding) in his might, and said: A wizard or a madman.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    But he turned away with his supporters and said, "A magician or a madman."

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    وفي إرسالنا موسى إلى فرعون وملئه بالآيات والمعجزات الظاهرة آية للذين يخافون العذاب الأليم. فأعْرَضَ فرعون مغترًّا بقوته وجانبه، وقال عن موسى: إنه ساحر أو مجنون.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  40. 40

    فَأَخَذْنَـٰهُ وَجُنُودَهُۥ فَنَبَذْنَـٰهُمْ فِى ٱلْيَمِّ وَهُوَ مُلِيمٌ

    51:40

    So We took him and his forces, and threw them into the sea; and his was the blame.

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Sonunda onu ve ordularını yakalayıp denize attık. O, kınanmayı haketmişti.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Nihayet biz onu ve ordularını yakalayıp hepsini denize attık. Firavun ise o sırada (inadından dolayı pişmanlık duyarak) kendi kendini kınıyordu.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    so We seized him and his forces and threw them into the sea: he was to blame.

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Onu da ordularını da yakalayıp denizde boğmuştuk; bu sırada kendini kınayıp duruyordu.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    So We seized him and his hosts and flung them in the sea, for he was reprobate.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    So We took him and his soldiers and cast them into the sea, and he was blameworthy.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    فأخذنا فرعون وجنوده، فطرحناهم في البحر، وهو آتٍ ما يلام عليه؛ بسبب كفره وجحوده وفجوره.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  41. 41

    وَفِى عَادٍ إِذْ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ ٱلرِّيحَ ٱلْعَقِيمَ

    51:41

    And in the 'Ad (people) (was another Sign): Behold, We sent against them the devastating Wind:

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Ad milletinin başından geçende de ibret vardır: Onların üzerine, uğradığı her şeyi bırakmayıp toza çeviren kuru bir rüzgar gönderdik.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Âd kavminin helâkinde de bir ibret vardır. Hani biz onların üzerine köklerini kesecek bir rüzgar göndermiştik.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    There is another sign in the Ad: We sent the life-destroying wind against them

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Âd (kavmin)de de (dersler vardır). Hani onlara kasıp kavuran rüzgârı göndermiştik.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    And in (the tribe of) A'ad (there is a portent) when we sent the fatal wind against them.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    And in ʿAad [was a sign], when We sent against them the barren wind.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    وفي شأن عاد وإهلاكهم آيات وعبر لمن تأمل، إذ أرسلنا عليهم الريح التي لا بركة فيها ولا تأتي بخير، ما تَدَعُ شيئًا مرَّت عليه إلا صيَّرته كالشيء البالي.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  42. 42

    مَا تَذَرُ مِن شَىْءٍ أَتَتْ عَلَيْهِ إِلَّا جَعَلَتْهُ كَٱلرَّمِيمِ

    51:42

    It left nothing whatever that it came up against, but reduced it to ruin and rottenness.

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Ad milletinin başından geçende de ibret vardır: Onların üzerine, uğradığı her şeyi bırakmayıp toza çeviren kuru bir rüzgar gönderdik.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    O rüzgar üzerine uğradığı hiçbir şeyi bırakmıyor, mutlaka onu kül gibi dağıtıyordu.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    and it reduced everything it came up against to shreds.

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    (O kasırga) geçtiği yerde hiçbir şey bırakmamış, her şeyi kül edip savurmuştu.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    It spared naught that it reached, but made it (all) as dust.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    It left nothing of what it came upon but that it made it like disintegrated ruins.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    وفي شأن عاد وإهلاكهم آيات وعبر لمن تأمل، إذ أرسلنا عليهم الريح التي لا بركة فيها ولا تأتي بخير، ما تَدَعُ شيئًا مرَّت عليه إلا صيَّرته كالشيء البالي.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  43. 43

    وَفِى ثَمُودَ إِذْ قِيلَ لَهُمْ تَمَتَّعُوا۟ حَتَّىٰ حِينٍ

    51:43

    And in the Thamud (was another Sign): Behold, they were told, "Enjoy (your brief day) for a little while!"

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Semud milletinin başına gelende de ibret vardır: Onlara, "Bir süreye kadar zevklenin" denmişti.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Semud kavminin helâkinde de bir ibret vardır. Hani onlara: "Belirli bir süreye kadar dünyadan yararalanıp, geçinin!" denmişti.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    And also in the Thamud: it was said to them, ‘Make the most of your lives for a while,’

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Semûd (kavmin)de de (dersler vardır). Hani onlara “Bir süreye kadar yararlanın (yaşayın)!” denmişti.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    And in (the tribe of) Thamud (there is a portent) when it was told them: Take your ease awhile.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    And in Thamūd, when it was said to them, "Enjoy yourselves for a time."

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    وفي شأن ثمود وإهلاكهم آيات وعبر، إذ قيل لهم: انتفعوا بحياتكم حتى تنتهي آجالكم. فعصوا أمر ربهم، فأخذتهم صاعقة العذاب، وهم ينظرون إلى عقوبتهم بأعينهم.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  44. 44

    فَعَتَوْا۟ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِمْ فَأَخَذَتْهُمُ ٱلصَّـٰعِقَةُ وَهُمْ يَنظُرُونَ

    51:44

    But they insolently defied the Command of their Lord: So the stunning noise (of an earthquake) seized them, even while they were looking on.

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Onlar Rablerinin buyruğundan çıkmışlardı; bunun üzerine kendilerini gözleri göre göre yıldırım çarptı.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Onlarsa Rablerinin emrine karşı büyüklük tasladılar. Bunun üzerine kendilerini, bakıp dururlarken yıldırım yakalayıp, çarptı.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    but they rebelled against their Lord’s command, so the blast took them. They looked on helplessly:

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Rablerinin emrine karşı gelmişlerdi. Bu yüzden, bakarlarken onları yıldırım çarpmıştı.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    But they rebelled against their Lord's decree, and so the thunderbolt overtook them even while they gazed;

    M. Pickthall · EN · public-domain

    But they were insolent toward the command of their Lord, so the thunderbolt seized them while they were looking on.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    وفي شأن ثمود وإهلاكهم آيات وعبر، إذ قيل لهم: انتفعوا بحياتكم حتى تنتهي آجالكم. فعصوا أمر ربهم، فأخذتهم صاعقة العذاب، وهم ينظرون إلى عقوبتهم بأعينهم.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  45. 45

    فَمَا ٱسْتَطَـٰعُوا۟ مِن قِيَامٍ وَمَا كَانُوا۟ مُنتَصِرِينَ

    51:45

    Then they could not even stand (on their feet), nor could they help themselves.

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Ayağa kalkacak güçleri kalmadı, yardım da görmediler.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Artık onlar, ne kendi kendilerine ayağa kalkabildiler, ne de yardım gördüler.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    they could not even remain standing, let alone defend themselves.

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Ayağa kalkacak güçleri kalmamış, yardım edenleri de olmamıştı.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    And they were unable to rise up, nor could they help themselves.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    And they were unable to arise, nor could they defend themselves.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    فما أمكنهم الهرب ولا النهوض مما هم فيه من العذاب، وما كانوا منتصرين لأنفسهم.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  46. 46

    وَقَوْمَ نُوحٍ مِّن قَبْلُ ۖ إِنَّهُمْ كَانُوا۟ قَوْمًا فَـٰسِقِينَ

    51:46

    So were the People of Noah before them for they wickedly transgressed.

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Daha önce de Nuh milletini cezalandırmıştık. Çünkü onlar da yoldan çıkmış bir milletti.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Daha önce de Nuh kavmini helâk etmiştik. Çünkü onlar yoldan çıkmış fâsık bir kavimdiler.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    Before that We destroyed the people of Noah. They were a truly sinful people!

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Daha önce de Nuh kavmini (helak etmiştik). Şüphesiz ki onlar, yoldan çıkmış bir toplumdular.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    And the folk of Noah aforetime. Lo! they were licentious folk.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    And [We destroyed] the people of Noah before; indeed, they were a people defiantly disobedient.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    وأهلكنا قوم نوح من قبل هؤلاء، إنهم كانوا قومًا مخالفين لأمر الله، خارجين عن طاعته.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  47. 47

    وَٱلسَّمَآءَ بَنَيْنَـٰهَا بِأَيْي۟دٍ وَإِنَّا لَمُوسِعُونَ

    51:47

    With power and skill did We construct the Firmament: for it is We Who create the vastness of space.

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Göğü, gücümüzle Biz kurduk; şüphesiz biz onu genişleticiyiz.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Biz göğü kudretimizle bina ettik. Hiç şüphesiz biz, çok genişlik ve kudret sahibiyiz.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    We built the heavens with Our power and made them vast,

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Göğü güçlü bir şekilde biz bina ettik (yükselttik) ve biz (onu) elbette genişleticiyiz.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    We have built the heaven with might, and We it is Who make the vast extent (thereof).

    M. Pickthall · EN · public-domain

    And the heaven We constructed with strength, and indeed, We are [its] expander.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    والسماء خلقناها وأتقناها، وجعلناها سَقْفًا للأرض بقوة وقدرة عظيمة، وإنا لموسعون لأرجائها وأنحائها.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  48. 48

    وَٱلْأَرْضَ فَرَشْنَـٰهَا فَنِعْمَ ٱلْمَـٰهِدُونَ

    51:48

    And We have spread out the (spacious) earth: How excellently We do spread out!

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Yeryüzünü biz yayıp döşedik: Ne güzel döşeyiciyiz!

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Yeryüzünü de biz döşedik. Bakın biz onu ne güzel döşüyoruz!

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    We spread out the earth- how well We smoothed it out!-

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Yeri de biz döşedik. (Bak) ne güzel döşeyiciyiz!

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    And the earth have We laid out, how gracious is the Spreader (thereof)!

    M. Pickthall · EN · public-domain

    And the earth We have spread out, and excellent is the preparer.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    والأرض جعلناها فراشًا للخلق للاستقرار عليها، فنعم الماهدون نحن.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  49. 49

    وَمِن كُلِّ شَىْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

    51:49

    And of every thing We have created pairs: That ye may receive instruction.

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    İbret alasınız diye her şeyi çift çift yaratmışızdır.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Biz herşeyden iki çift yarattık. Umulur ki, iyice düşünürsünüz.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    and We created pairs of all things so that you [people] might take note.

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Her şeyden iki çift yarattık ki (gerçeği) hatırlayasınız.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    And all things We have created by pairs, that haply ye may reflect.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    And of all things We created two mates [i.e., counterparts]; perhaps you will remember.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    ومن كل شيء من أجناس الموجودات خلقنا نوعين مختلفين؛ لكي تتذكروا قدرة الله، وتعتبروا.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  50. 50

    فَفِرُّوٓا۟ إِلَى ٱللَّهِ ۖ إِنِّى لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌ مُّبِينٌ

    51:50

    Hasten ye then (at once) to Allah: I am from Him a Warner to you, clear and open!

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    De ki: "Öyleyse Allah'a koşusun; doğrusu ben sizi O'nun azabı ile açıkça uyaranım."

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Ey Muhammed! de ki: "Öyleyse Allah'a koşun, gerçekten ben size O'nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    [So, say to them, Prophet], ‘Quickly, turn to God- I am sent by Him to give you clear warning-

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Allah’a koşun! Şüphesiz ki ben size O’ndan (gelmiş) apaçık bir uyarıcıyım.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    Therefor flee unto Allah; lo! I am a plain warner unto you from him.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    So flee to Allāh. Indeed, I am to you from Him a clear warner.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    ففروا-أيها الناس- من عقاب الله إلى رحمته بالإيمان به وبرسوله، واتباع أمره والعمل بطاعته، إني لكم نذير بيِّن الإنذار. وكان رسول الله صلى الله عليه وسلم إذا حزبه أمر، فزع إلى الصلاة، وهذا فرار إلى الله.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  51. 51

    وَلَا تَجْعَلُوا۟ مَعَ ٱللَّهِ إِلَـٰهًا ءَاخَرَ ۖ إِنِّى لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌ مُّبِينٌ

    51:51

    And make not another an object of worship with Allah: I am from Him a Warner to you, clear and open!

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    "Allah'ın yanında başkasını tanrı kılmayın; doğrusu ben sizi O'nun azabı ile açıkça uyaranım."

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Allah'la beraber başka bir tanrı uydurmayın (O'na ortak koşmayın). Gerçekten ben size O'nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım."

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    and do not set up any other god alongside Him. I am sent by Him to give you clear warning!’

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Allah ile birlikte başka bir ilah edinmeyin! Şüphesiz ki ben size O’ndan (gelmiş) apaçık bir uyarıcıyım.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    And set not any other god along with Allah; lo! I am a plain warner unto you from Him.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    And do not make [as equal] with Allāh another deity. Indeed, I am to you from Him a clear warner.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    ولا تجعلوا مع الله معبودًا آخر، إني لكم من الله نذير بيِّن الإنذار.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  52. 52

    كَذَٰلِكَ مَآ أَتَى ٱلَّذِينَ مِن قَبْلِهِم مِّن رَّسُولٍ إِلَّا قَالُوا۟ سَاحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ

    51:52

    Similarly, no messenger came to the Peoples before them, but they said (of him) in like manner, "A sorcerer, or one possessed"!

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Onlardan öncekilere, herhangi bir peygamber gelince: "sihirbazdır" veya "Delidir" derlerdi.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Böylece onlardan öncekilere de herhangi bir peygamber gelince, onun hakkında da mutlaka: "Bir sihirbazdır veya bir delidir." dediler.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    Every previous people to whom a messenger was sent also said, ‘A sor-cerer, or maybe a madman!’

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Böylece onlardan öncekilere herhangi bir elçi geldiğinde elbette “O bir büyücüdür veya cinlenmiştir!” demişlerdi.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    Even so there came no messenger unto those before them but they said: A wizard or a madman!

    M. Pickthall · EN · public-domain

    Similarly, there came not to those before them any messenger except that they said, "A magician or a madman."

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    كما كذبت قريش نبيَّها محمدًا صلى الله عليه وسلم، وقالوا: هو شاعر أو ساحر أو مجنون، فعلت الأمم المكذبة رسلها من قبل قريش، فأحلَّ الله بهم نقمته.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  53. 53

    أَتَوَاصَوْا۟ بِهِۦ ۚ بَلْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ

    51:53

    Is this the legacy they have transmitted, one to another? Nay, they are themselves a people transgressing beyond bounds!

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Öncekiler sonrakilere böyle mi vasiyet ettiler? Hayır; bunlar azgın bir millettir.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Onlar birbirlerine bunu mu tavsiye ettiler? Hayır onlar azgın bir kavimdir.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    Did they tell one another to do this? No! They are a people who exceed all bounds,

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Bunu birbirlerine vasiyet mi ettiler! Doğrusu onlar, azgın bir topluluktur.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    Have they handed down (the saying) as an heirloom one unto another? Nay, but they are froward folk.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    Did they suggest it to them? Rather, they [themselves] are a transgressing people.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    أتواصى الأولون والآخرون بالتكذيب بالرسول حين قالوا ذلك جميعًا؟ بل هم قوم طغاة تشابهت قلوبهم وأعمالهم بالكفر والطغيان، فقال متأخروهم ذلك، كما قاله متقدموهم.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  54. 54

    فَتَوَلَّ عَنْهُمْ فَمَآ أَنتَ بِمَلُومٍ

    51:54

    So turn away from them: not thine is the blame.

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Onlardan yüz çevir; sen kınanacak değilsin.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Ey Muhammed! Sen onlardan yüz çevir. Artık sen kınanacak değilsin.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    so ignore them [Prophet]- you are not to blame-

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Onlardan yüz çevir! Sen asla kınanacak değilsin.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    So withdraw from them (O Muhammad), for thou art in no wise blameworthy,

    M. Pickthall · EN · public-domain

    So leave them, [O Muḥammad], for you are not to be blamed.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    فأعرضْ -أيها الرسول- عن المشركين حتى يأتيك فيهم أمر الله، فما أنت بملوم من أحد، فقد بلَّغت ما أُرسلت به.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  55. 55

    وَذَكِّرْ فَإِنَّ ٱلذِّكْرَىٰ تَنفَعُ ٱلْمُؤْمِنِينَ

    51:55

    But teach (thy Message) for teaching benefits the Believers.

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Öğüt ver; doğrusu öğüt inananlara fayda verir.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Sen öğüt verip hatırlat. Çünkü, hatırlatmak müminlere fayda verir.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    and go on reminding [people], it is good for those who believe to be reminded.

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Sen (gerçeği) hatırlat! Şüphesiz ki hatırlatmak müminlere yarar sağlar.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    And warn, for warning profiteth believers.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    And remind, for indeed, the reminder benefits the believers.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    ومع إعراضك -أيها الرسول- عنهم، وعدم الالتفات إلى تخذيلهم، داوم على الدعوة إلى الله، وعلى وعظ من أُرسلتَ إليهم؛ فإن التذكير والموعظة ينتفع بهما أهل القلوب المؤمنة، وفيهما إقامة الحجة على المعرضين.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  56. 56

    وَمَا خَلَقْتُ ٱلْجِنَّ وَٱلْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ

    51:56

    I have only created Jinns and men, that they may serve Me.

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etmeleri için yaratmışımdır.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    I created jinn and mankind only to worship Me:

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Ben cinleri ve insanları, sadece bana kulluk etsinler diye yarattım.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    I created the jinn and humankind only that they might worship Me.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    And I did not create the jinn and mankind except to worship Me.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    وما خلقت الجن والإنس وبعثت جميع الرسل إلا لغاية سامية، هي عبادتي وحدي دون مَن سواي.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  57. 57

    مَآ أُرِيدُ مِنْهُم مِّن رِّزْقٍ وَمَآ أُرِيدُ أَن يُطْعِمُونِ

    51:57

    No Sustenance do I require of them, nor do I require that they should feed Me.

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Onlardan bir rızık istemem; Beni doyurmalarını da istemem.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Ben onlardan herhangi bir rızık istemiyorum. Beni yedirmelerini de istemiyorum.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    I want no provision from them, nor do I want them to feed Me-

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Ben onlardan hiçbir rızık istemiyorum; beni doyurmalarını da istemiyorum.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    I seek no livelihood from them, nor do I ask that they should feed Me.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    I do not want from them any provision, nor do I want them to feed Me.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    ما أريد منهم من رزق وما أريد أن يطعمون، فأنا الرزاق المعطي. فهو سبحانه غير محتاج إلى الخلق، بل هم الفقراء إليه في جميع أحوالهم، فهو خالقهم ورازقهم والغني عنهم.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  58. 58

    إِنَّ ٱللَّهَ هُوَ ٱلرَّزَّاقُ ذُو ٱلْقُوَّةِ ٱلْمَتِينُ

    51:58

    For Allah is He Who gives (all) Sustenance,- Lord of Power,- Steadfast (for ever).

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Şüphesiz rızıklandıran da, güç ve kuvvet sahibi olan da Allah'tır.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Şüphesiz ki, rızık veren O sağlam kuvvet sahibi olan Allah'tır.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    God is the Provider, the Lord of Power, the Ever Mighty.

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Şüphesiz ki yalnızca Allah gerçek rızık verendir, kuvvet sahibidir, güçlüdür.

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    Lo! Allah! He it is that giveth livelihood, the Lord of unbreakable might.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    Indeed, it is Allāh who is the [continual] Provider, the firm possessor of strength.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    إن الله وحده هو الرزاق لخلقه، المتكفل بأقواتهم، ذو القوة المتين، لا يُقْهَر ولا يغالَب، فله القدرة والقوة كلها.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  59. 59

    فَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا۟ ذَنُوبًا مِّثْلَ ذَنُوبِ أَصْحَـٰبِهِمْ فَلَا يَسْتَعْجِلُونِ

    51:59

    For the Wrong-doers, their portion is like unto the portion of their fellows (of earlier generations): then let them not ask Me to hasten (that portion)!

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Zulmedenlerin, geçmiş arkadaşlarının suçlarına benzer suçları vardır; cezalarını Benden acele istemesinler.

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Şüphsiz ki, zulmedenlerin geçmiş arkadaşlarının payı gibi, dolgun bir azab payı vardır. Ama şimdi onu acele istemesinler.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    The evildoers, like their predecessors, will have a share of punishment- they need not ask Me to hasten it-

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Şüphesiz ki (zalimlerin) arkadaşlarının payı gibi haksızlık edenlerin de (azaptan) payı vardır. (Azabı) benden acele istemesinler!

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    And lo! for those who (now) do wrong there is an evil day like unto the evil day (which came for) their likes (of old); so let them not ask Me to hasten on (that day).

    M. Pickthall · EN · public-domain

    And indeed, for those who have wronged is a portion [of punishment] like the portion of their companions [i.e., predecessors], so let them not impatiently urge Me.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    فإن للذين ظلموا بتكذيبهم الرسول محمدًا صلى الله عليه وسلم نصيبًا من عذاب الله نازلا بهم مثل نصيب أصحابهم الذين مضَوْا من قبلهم، فلا يستعجلون بالعذاب، فهو آتيهم لا محالة.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

  60. 60

    فَوَيْلٌ لِّلَّذِينَ كَفَرُوا۟ مِن يَوْمِهِمُ ٱلَّذِى يُوعَدُونَ

    51:60

    Woe, then, to the Unbelievers, on account of that Day of theirs which they have been promised!

    A. Yusuf Ali · EN · public-domain

    Söz verilen günün azabından vay o inkar edenlere!

    Diyanet İşleri · TR · all-rights-reserved

    Kendilerine vaad edilen günlerinde uğrayacakaları azabdan dolayı vay inkâr edenlerin haline!.

    Elmalılı Hamdi Yazır · TR · public-domain

    and woe betide those who deny the truth on the Day they have been promised.

    M.A.S. Abdel Haleem · EN · all-rights-reserved

    Kendilerine vadedilen günlerinden dolayı kâfir olanların vay hâllerine!

    Mehmet Okuyan · TR · all-rights-reserved

    And woe unto those who disbelieve, from (that) their day which they are promised.

    M. Pickthall · EN · public-domain

    And woe to those who have disbelieved from their Day which they are promised.

    Saheeh International · EN · all-rights-reserved

    فهلاك وشقاء للذين كفروا بالله ورسوله من يومهم الذي يوعدون فيه بنزول العذاب بهم، وهو يوم القيامة.

    Tafsir al-Muyassar · AR · free-distribution

مصدر النص العربي: Quran.com API v4 (public-domain)