العقب: مؤخر الرجل، وقيل: عقب، وجمعه: أعقاب، و# روي: «ويل للأعقاب من النار» واستعير العقب للولد وولد الولد. قال تعالى: وجعلها كلمة باقية في عقبه [الزخرف/ 28]، وعقب الشهر، من قولهم: جاء في عقب الشهر، أي: آخره، وجاء في عقبه: إذا بقيت منه بقية، ورجع على عقبه: إذا انثنى راجعا، وانقلب على عقبيه، نحو رجع على حافرته ، ونحو: فارتدا على آثارهما قصصا [الكهف/ 64]، وقولهم: رجع عوده على بدئه ، قال: ونرد على أعقابنا [الأنعام/ 71]، انقلبتم على أعقابكم [آل عمران/ 144]، ومن ينقلب على عقبيه [آل عمران/ 144]، ونكص على عقبيه [الأنفال/ 48]، فكنتم على أعقابكم تنكصون [المؤمنون/ 66]. وعقبه: إذا تلاه عقبا، نحو دبره وقفاه، والعقب والعقبى يختصان بالثواب نحو: خير ثوابا وخير عقبا [الكهف/ 44]، وقال تعالى: أولئك لهم عقبى الدار [الرعد/ 22]، والعاقبة إطلاقها يختص بالثواب نحو: والعاقبة للمتقين [القصص/ 83]، وبالإضافة قد تستعمل في العقوبة نحو: ثم كان عاقبة الذين أساؤا [الروم/ 10]، وقوله تعالى: فكان عاقبتهما أنهما في النار [الحشر/ 17]، يصح أن يكون ذلك استعارة من ضده، كقوله: فبشرهم بعذاب أليم [آل عمران/ 21]. والعقوبة والمعاقبة والعقاب يختص بالعذاب، قال: فحق عقاب [ص/ 14]، شديد العقاب [الحشر/ 4]، وإن عاقبتم فعاقبوا بمثل ما عوقبتم به [النحل/ 126]، ومن عاقب بمثل ما عوقب به [الحج/ 60]. والتعقيب: أن يأتي بشيء بعد آخر، يقال: عقب الفرس في عدوه. قال: له معقبات من بين يديه ومن خلفه [الرعد/ 11]، أي: ملائكة يتعاقبون عليه حافظين له. وقوله: لا معقب لحكمه [الرعد/ 41]، أي: لا أحد يتعقبه ويبحث عن فعله، من قولهم: عقب الحاكم على حكم من قبله: إذا تتبعه. قال الشاعر: 325- وما بعد حكم الله تعقيب ويجوز أن يكون ذلك نهيا للناس أن يخوضوا في البحث عن حكمه وحكمته إذا خفيت عليهم، ويكون ذلك من نحو النهي عن الخوض في سر القدر . وقوله تعالى: ولى مدبرا ولم يعقب [النمل/ 10]، أي: لم يلتفت وراءه. والاعتقاب: أن يتعاقب شيء بعد آخر كاعتقاب الليل والنهار، ومنه: العقبة أن يتعاقب اثنان على ركوب ظهر، وعقبة الطائر: صعوده وانحداره، وأعقبه كذا: إذا أورثه ذلك، قال: فأعقبهم نفاقا [التوبة/ 77]، قال الشاعر: 326- له طائف من جنة غير معقب أي: لا يعقب الإفاقة، وفلان لم يعقب، أي: لم يترك ولدا، وأعقاب الرجل: أولاده. قال أهل اللغة: لا يدخل فيه أولاد البنت، لأنهم لم يعقبوه بالنسب، قال: وإذا كان له ذرية فإنهم يدخلون فيها، وامرأة معقاب: تلد مرة ذكرا ومرة أنثى، وعقبت الرمح: شددته بالعقب، نحو: عصبته: شددته بالعصب، والعقبة: طريق وعر في الجبل، والجمع: عقب وعقاب، والعقاب سمي لتعاقب جريه في الصيد، وبه شبه في الهيئة الراية، والحجر الذي على حافتي البئر، والخيط الذي في القرط، واليعقوب: ذكر الحجل لما له من عقب الجري .
Exdore translation — not part of the source
el-Akib: Ayağın arka kısmı (topuk). "Akb" şeklinde de söylenmiştir; çoğulu "a'kāb"dır. Rivayet edildiğine göre: "Ateşten dolayı topuklara yazıklar olsun!" "Akib" kelimesi, çocuk ve çocuğun çocuğu için istiare yoluyla kullanılmıştır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Onu, ardından gelenler (akibihi) arasında kalıcı bir söz kıldı" [43:28]. "Ayın akibi" ifadesi de onların "Ayın akibinde geldi", yani sonunda geldi sözlerinden gelir. "Onun akibinde geldi" ise: ondan bir kalıntı kalmışken geldi demektir. "Topuğu üzerine döndü" ise: geri dönüp gitti demektir. "İki topuğu üzerine geri döndü" ifadesi de "kendi izine (hâfire) döndü" gibidir ve "Böylece izlerini takip ederek gerisin geri döndüler" [18:64] ayeti gibidir; ayrıca onların "Geldiği yoldan geri döndü (rece'a avdehû alâ bed'ihî)" sözü gibidir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Ve topuklarımız üzerine geri mi döndürülelim?" [6:71], "Topuklarınız üzerine geri döndünüz" [3:144], "Kim iki topuğu üzerine geri dönerse" [3:144], "İki topuğu üzerine geri döndü" [8:48], "Topuklarınız üzerine gerisin geri dönüyordunuz" [23:66]. "Akabehu" ise: onu takip etti demektir; "deberehu" ve "kafâhu" gibi. "el-Ukb" ve "el-Ukbâ" özellikle sevap (mükâfat) için kullanılır: "Sevapça daha hayırlı ve sonuç (ukben) bakımından daha hayırlı" [18:44] ayetinde olduğu gibi. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "İşte onlar için yurdun sonu (ukbe'd-dâr) vardır" [13:22]. "el-Âkibe" ise mutlak olarak kullanıldığında özellikle sevaba mahsustur: "Sonuç (el-âkibe) takva sahiplerinindir" [28:83] ayetinde olduğu gibi. İzafetle (tamlama içinde) kullanıldığında ise bazen ceza anlamında kullanılır: "Sonra kötülük edenlerin sonu (âkibe)" [30:10] ayetinde olduğu gibi. Yüce Allah'ın "İkisinin sonu (âkibetuhumâ), ateşte olmalarıdır" [59:17] sözünün ise, zıddından yapılmış bir istiare olması mümkündür; "Onları acıklı bir azapla müjdele" [3:21] ayetinde olduğu gibi. "el-Ukūbe", "el-muâkabe" ve "el-ikāb" ise özellikle azap için kullanılır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Böylece azabım (ikāb) hak oldu" [38:14], "Azabı (el-ikāb) şiddetlidir" [59:4], "Eğer ceza verecekseniz (âkabtum), size verilen cezanın (ûkibtum) misliyle ceza verin" [16:126], "Kim kendisine yapılan cezanın misliyle ceza verirse (âkabe)" [22:60]. et-Ta'kīb: Bir şeyi bir başkasının ardından getirmektir. "At, koşusunda ta'kīb yaptı (akkabe'l-ferasu fî advihî)" denir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Onun önünden ve arkasından takip edenler (muakkibât) vardır" [13:11], yani: nöbetleşe onun başında bulunup onu koruyan melekler. "Onun hükmünü ardından takip edecek (muakkib) yoktur" [13:41] sözü ise, yani: onun fiilini takip edip araştıracak hiç kimse yoktur demektir. Bu, onların "Hâkim, kendisinden öncekinin hükmünü akkabe etti", yani onu izleyip araştırdı sözlerinden gelir. Şair şöyle demiştir: 325- Allah'ın hükmünden sonra ardından takip etme (ta'kīb) yoktur Bunun, insanlara, kendilerine gizli kaldığında O'nun hükmü ve hikmeti hakkında araştırmaya dalmalarını yasaklama olması da mümkündür; bu da kader sırrına dalmanın yasaklanması türünden olur. Yüce Allah'ın "Arkasını dönüp gitti ve ardına bakmadı (lem yu'akkib)" [27:10] sözü, yani: arkasına dönüp bakmadı demektir. el-İ'tikāb: Bir şeyin bir başkasının ardından nöbetleşe gelmesidir; gece ile gündüzün birbirini takip etmesi gibi. "el-Ukbe" de bundandır: İki kişinin bir binek üzerine nöbetleşe binmesidir. "Kuşun ukbesi": Onun yükselip alçalmasıdır. "A'kabehu kezâ": Bu ona şunu miras bıraktı/sonuç olarak verdi demektir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Böylece onlara nifak miras bıraktı (fe-a'kabehum nifâkan)" [9:77]. Şair şöyle demiştir: 326- Onda ardı kesilmeyen (gayru mu'kib) bir cinnet nöbeti var Yani: ayılmayı ardından getirmez. "Falan kimse akkabe etmedi", yani: geride çocuk bırakmadı. "Bir adamın a'kābı": Onun çocuklarıdır. Dilciler şöyle demiştir: Buna kızın çocukları dahil olmaz; çünkü onlar nesep bakımından onu takip etmemişlerdir. Şöyle demiştir: Onun bir zürriyeti olduğunda ise onlar buna dahil olurlar. "Mi'kāb kadın": Bir defasında erkek, bir defasında kız doğuran kadındır. "Akkabtu'r-rumh": Mızrağı sinirle (akab) sardım/bağladım demektir; "asabtuhû: onu sinirle (asab) bağladım" gibi. "el-Akabe": Dağdaki sarp yoldur; çoğulu "akab" ve "ikāb" gelir. "el-Ukāb" (kartal) ise, avlanırken koşusunun ardarda gelmesi (teâkub) sebebiyle bu adı almıştır. Görünüşü bakımından ona benzetilerek sancağa, kuyunun iki kenarındaki taşa, küpedeki ipe de bu ad verilmiştir. "el-Ya'kūb" ise keklik erkeğidir; koşuda ardarda hamleler yapması (akab) sebebiyle bu adı almıştır.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân · OpenITI (CC BY-NC-SA 4.0)