الشهود والشهادة: الحضور مع المشاهدة، إما بالبصر، أو بالبصيرة، وقد يقال للحضور مفردا قال الله تعالى: عالم الغيب والشهادة [السجدة/ 6]، لكن الشهود بالحضور المجرد أولى، والشهادة مع المشاهدة أولى، ويقال للمحضر: مشهد، وللمرأة التي يحضرها زوجها: مشهد، وجمع مشهد: مشاهد، ومنه: مشاهد الحج، وهي مواطنه الشريفة التي يحضرها الملائكة والأبرار من الناس. وقيل: مشاهد الحج: مواضع المناسك. قال تعالى: ليشهدوا منافع لهم [الحج/ 28]، وليشهد عذابهما [النور/ 2]، ما شهدنا مهلك أهله [النمل/ 49]، أي: ما حضرنا، والذين لا يشهدون الزور [الفرقان/ 72]، أي: لا يحضرونه بنفوسهم ولا بهمهم وإرادتهم. والشهادة: قول صادر عن علم حصل بمشاهدة بصيرة أو بصر. وقوله: أشهدوا خلقهم [الزخرف/ 19]، يعني مشاهدة البصر ثم قال: ستكتب شهادتهم [الزخرف/ 19]، تنبيها أن الشهادة تكون عن شهود، وقوله: لم تكفرون بآيات الله وأنتم تشهدون [آل عمران/ 70]، أي: تعلمون، وقوله: ما أشهدتهم خلق السماوات [الكهف/ 51]، أي: ما جعلتهم ممن اطلعوا ببصيرتهم على خلقها، وقوله: عالم الغيب والشهادة [السجدة/ 6]، أي: ما يغيب عن حواس الناس وبصائرهم وما يشهدونه بهما. وشهدت يقال على ضربين: أحدهما جار مجرى العلم، وبلفظه تقام الشهادة، ويقال: أشهد بكذا، ولا يرضى من الشاهد أن يقول: أعلم، بل يحتاج أن يقول: أشهد. والثاني يجري مجرى القسم، فيقول: أشهد بالله أن زيدا منطلق، فيكون قسما، ومنهم من يقول: إن قال: أشهد، ولم يقل: بالله يكون قسما، ويجري علمت مجراه في القسم، فيجاب بجواب القسم نحو قول الشاعر: 274- ولقد علمت لتأتين منيتي ويقال: شاهد وشهيد وشهداء، قال تعالى: ولا يأب الشهداء [البقرة/ 282]، قال: واستشهدوا شهيدين [البقرة/ 282]، ويقال: شهدت كذا، أي: حضرته، وشهدت على كذا، قال: شهد عليهم سمعهم [فصلت/ 20]، وقد يعبر بالشهادة عن الحكم نحو: وشهد شاهد من أهلها [يوسف/ 26]، وعن الإقرار نحو: ولم يكن لهم شهداء إلا أنفسهم فشهادة أحدهم أربع شهادات بالله [النور/ 6]، أن كان ذلك شهادة لنفسه. وقوله وما شهدنا إلا بما علمنا [يوسف/ 81] أي: ما أخبرنا، وقال تعالى: شاهدين على أنفسهم بالكفر [التوبة/ 17]، أي: مقرين. لم شهدتم علينا [فصلت/ 21]، وقوله: شهد الله أنه لا إله إلا هو والملائكة وأولوا العلم [آل عمران/ 18]، فشهادة الله تعالى بوحدانيته هي إيجاد ما يدل على وحدانيته في العالم، وفي نفوسنا كما قال الشاعر: 275- ففي كل شيء له آية %~% تدل على أنه واحد قال بعض الحكماء: إن الله تعالى لما شهد لنفسه كان شهادته أن أنطق كل شيء كما نطق بالشهادة له، وشهادة الملائكة بذلك هو إظهارهم أفعالا يؤمرون بها، وهي المدلول عليها بقوله: فالمدبرات أمرا [النازعات/ 5]، وشهادة أولي العلم: اطلاعهم على تلك الحكم إن المنايا لا تطيش سهامها لا بعدها خوف علي ولا عدم وإقرارهم بذلك ، وهذه الشهادة تختص بأهل العلم، فأما الجهال فمبعدون منها، ولذلك قال في الكفار: ما أشهدتهم خلق السماوات والأرض ولا خلق أنفسهم [الكهف/ 51]، وعلى هذا نبه بقوله: إنما يخشى الله من عباده العلماء [فاطر/ 28]، وهؤلاء هم المعنيون بقوله: والصديقين والشهداء والصالحين [النساء/ 69]، وأما الشهيد فقد يقال للشاهد، والمشاهد للشيء، وقوله: معها سائق وشهيد [ق/ 21]، أي: من شهد له وعليه، وكذا قوله: فكيف إذا جئنا من كل أمة بشهيد وجئنا بك على هؤلاء شهيدا [النساء/ 41]، وقوله: أو ألقى السمع وهو شهيد [ق/ 37]، أي: يشهدون ما يسمعونه بقلوبهم على ضد من قيل فيهم: أولئك ينادون من مكان بعيد [فصلت/ 44]، وقوله: أقم الصلاة ، إلى قوله: مشهودا أي: يشهد صاحبه الشفاء والرحمة، والتوفيق والسكينات والأرواح المذكورة في قوله: وننزل من القرآن ما هو شفاء ورحمة للمؤمنين [الإسراء/ 82]، وقوله: وادعوا شهداءكم [البقرة/ 23]، فقد فسر بكل ما يقتضيه معنى الشهادة، قال ابن عباس: معناه أعوانكم ، و# قال مجاهد: الذين يشهدون لكم ، و# قال بعضهم: الذين يعتد بحضورهم ولم يكونوا كمن قيل فيهم شعر: 276- مخلفون ويقضي الله أمرهمو %~% وهم بغيب وفي عمياء ما شعروا وقد حمل على هذه الوجوه قوله: ونزعنا من كل أمة شهيدا [القصص/ 75]، وقوله: وإنه على ذلك لشهيد [العاديات/ 7]، أنه على كل شيء شهيد [فصلت/ 53]، وكفى بالله شهيدا [النساء/ 79]، فإشارة إلى قوله: لا يخفى على الله منهم شيء [غافر/ 16]، وقوله: يعلم السر وأخفى [طه/ 7]، ونحو ذلك مما نبه على هذا النحو، والشهيد: هو المحتضر، فتسميته بذلك لحضور الملائكة إياه إشارة إلى ما قال: تتنزل عليهم الملائكة ألا تخافوا ... الآية [فصلت/ 30]، قال: والشهداء عند ربهم لهم أجرهم [الحديد/ 19]، أو لأنهم يشهدون في تلك الحالة ما أعد لهم من النعيم، أو لأنهم تشهد أرواحهم عند الله كما قال: ولا تحسبن الذين قتلوا في سبيل الله أمواتا بل أحياء عند ربهم يرزقون فرحين بما آتاهم الله من فضله [آل عمران/ 169- 170]، وعلى هذا دل قوله: والشهداء عند ربهم لهم أجرهم ونورهم، وقوله: وشاهد ومشهود [البروج/ 3]، قيل: المشهود يوم الجمعة ، وقيل: يوم عرفة، ويوم القيامة، وشاهد: كل من شهده، وقوله: يوم مشهود [هود/ 103]، أي: مشاهد تنبيها أن لا بد من وقوعه، والتشهد هو أن يقول: أشهد أن لا إله إلا الله وأشهد أن محمدا رسول الله، وصار في التعارف اسما للتحيات المقروءة في الصلاة، وللذكر الذي يقرأ ذلك فيه.
Exdore translation — not part of the source
"Şühûd" ve "şehâdet": müşahede ile birlikte hazır bulunmaktır; bu, ya gözle ya da basiretle olur. Bazen yalnızca hazır bulunma anlamında da kullanılır. Yüce Allah buyurdu: "Gaybı ve şehâdeti bilen" [32:6]. Ancak "şühûd" daha çok salt hazır bulunma için, "şehâdet" ise müşahede ile birlikte olması için evlâdır. Hazır bulunulan yere "meşhed" denir. Kocasının yanında bulunduğu kadına da "meşhed" denir. "Meşhed"in çoğulu "meşâhid"dir. Bundan "meşâhidü'l-hac" (haccın meşhedleri) gelir; bunlar, meleklerin ve insanlardan iyilerin hazır bulunduğu şerefli mekânlarıdır. Denildi ki: "Meşâhidü'l-hac", menâsik (hac ibadetleri) yerleridir. Yüce Allah buyurdu: "Kendileri için birtakım faydalara şahit olsunlar (hazır bulunsunlar) diye" [22:28]; "O ikisinin azabına şahit olsun" [24:2]; "Onun ailesinin helâkine şahit olmadık" [27:49], yani hazır bulunmadık; "Onlar ki yalana şahitlik etmezler (yalanın yanında bulunmazlar)" [25:72], yani ne bizzat kendileriyle ne de himmet ve iradeleriyle onun yanında bulunmazlar. "Şehâdet": basiret ya da gözle müşahede sonucu hâsıl olan bilgiden kaynaklanan sözdür. "Onların yaratılışına şahit mi oldular?" [43:19] sözü, göz ile müşahedeyi kastediyor; sonra buyurdu: "Şahitlikleri yazılacaktır" [43:19]; bu, şehâdetin bir "şühûd" (hazır bulunma/görme) neticesinde olduğuna dikkat çekmedir. "Siz şahit olduğunuz hâlde niçin Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?" [3:70] sözü, yani biliyorsunuz. "Onları göklerin yaratılışına şahit tutmadım" [18:51] sözü, yani onları, basiretleriyle onun yaratılışına muttali olan kimselerden kılmadım. "Gaybı ve şehâdeti bilen" [32:6] sözü, yani insanların duyularından ve basiretlerinden gizli kalanı ve bu ikisiyle müşahede ettiklerini (bilen). "Şehidtü" iki şekilde kullanılır: Biri, "ilim" mecrasında akar (bilme anlamındadır) ve şahitlik bu lafızla yerine getirilir. "Şunun için şahitlik ederim" denir. Şahidin "biliyorum" demesine razı olunmaz; bilakis "şahitlik ederim (eşhedü)" demesi gerekir. İkincisi ise yemin mecrasında akar: "Allah'a şahitlik ederim (eşhedü billâh) ki Zeyd gitmiştir" der; bu bir yemin olur. Onlardan bazıları der ki: "Eşhedü" deyip "billâh" demezse (yine) yemin olur. "Alimtü" (bildim) de yemin hususunda onun gibi kullanılır ve yeminin cevabıyla cevaplanır. Şairin şu sözü gibi: 274- Andolsun bildim ki ecelim mutlaka gelecektir "Şâhid", "şehîd" ve "şühedâ" denir. Yüce Allah buyurdu: "Şahitler kaçınmasın" [2:282]; buyurdu: "İki şahit tutun" [2:282]. "Şehidtü kezâ" denir, yani ona hazır bulundum; "şehidtü alâ kezâ" (şuna şahitlik ettim) de denir. Buyurdu: "Kulakları onların aleyhine şahitlik eder" [41:20]. Bazen "şehâdet" ile hüküm ifade edilir. Şu söz gibi: "Ailesinden bir şahit şahitlik etti" [12:26]. Bazen de ikrar (kabul/itiraf) ifade edilir. Şu söz gibi: "Kendileri dışında şahitleri olmayanların her birinin şahitliği, Allah adına dört şahitliktir" [24:6]; çünkü bu, kişinin kendi lehine şahitliğidir. "Biz ancak bildiğimize şahitlik ettik" [12:81] sözü, yani ancak bildiğimizi haber verdik. Yüce Allah buyurdu: "Kendi küfürlerine şahitlik ederek" [9:17], yani ikrar ederek. "Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?" [41:21]. "Allah, kendisinden başka ilah olmadığına şahitlik etti; melekler ve ilim sahipleri de" [3:18] sözünde: Yüce Allah'ın kendi birliğine şahitliği, âlemde ve kendi nefislerimizde birliğine delâlet eden şeyleri var etmesidir. Nitekim şair şöyle demiştir: 275- Her şeyde O'na ait bir âyet vardır %~% O'nun bir olduğuna delâlet eden Bazı hakîmler dedi ki: Yüce Allah kendisi için şahitlik ettiğinde, O'nun şahitliği, her şeyi -kendisi için şahitlikle konuştuğu gibi- konuşturmasıydı. Meleklerin buna şahitliği, emrolundukları fiilleri izhar etmeleridir; bunlara "İşi çekip çevirenlere (andolsun)" [79:5] sözüyle delâlet edilmiştir. İlim sahiplerinin şahitliği ise, o hikmetlere muttali olmaları Şüphesiz ecel okları şaşmaz Ondan sonra ne bir korku ne de bir yokluk vardır bana ve bunu ikrar etmeleridir. Bu şahitlik ilim ehline hastır; cahillere gelince, onlar bundan uzaklaştırılmışlardır. Bu sebeple kâfirler hakkında buyurdu: "Onları ne göklerin ve yerin yaratılışına ne de kendi yaratılışlarına şahit tuttum" [18:51]. Bu doğrultuda şu sözüyle dikkat çekmiştir: "Kulları içinde Allah'tan ancak âlimler korkar" [35:28]. Bunlar, şu sözüyle kastedilen kimselerdir: "sıddîklar, şehitler ve salihler" [4:69]. "Şehîd"e gelince: bazen "şâhid" ve bir şeyi müşahede eden anlamında kullanılır. "Beraberinde bir sürücü ve bir şahit vardır" [50:21] sözü, yani onun lehine ve aleyhine şahitlik eden. Şu sözü de böyledir: "Her ümmetten bir şahit getirdiğimizde ve seni de bunların üzerine şahit getirdiğimizde nasıl olur?" [4:41]. "Yahut kalben hazır olarak (şehîd) kulak veren" [50:37] sözü, yani işittiklerine kalpleriyle şahit olurlar; haklarında "Onlara uzak bir yerden seslenilir" [41:44] denilenlerin aksine. "Namazı kıl..." sözünden "şahit olunmuş (meşhûd)" sözüne kadar olan kısımda ise, yani sahibi şifaya, rahmete, tevfike, sekînetlere ve şu sözde zikredilen ruhlara şahit olur: "Kur'an'dan, müminler için şifa ve rahmet olan şeyleri indiriyoruz" [17:82]. "Şahitlerinizi çağırın" [2:23] sözü ise, şehâdet anlamının gerektirdiği her şeyle tefsir edilmiştir. İbn Abbâs dedi ki: Anlamı "yardımcılarınız"dır. Mücâhid dedi ki: Sizin lehinize şahitlik edenler. Bazıları dedi ki: Hazır bulunmalarına itibar edilen kimseler; ki bunlar, haklarında şu şiirin söylendiği kimseler gibi değildir: 276- Geride bırakılmışlardır, Allah onların işini hükme bağlar %~% Onlar ise gayb içindedir, körlük içinde, farkına varmamışlardır Şu sözler de bu vecihlere hamledilmiştir: "Her ümmetten bir şahit çıkardık" [28:75]; "Şüphesiz o, buna şahittir" [100:7]; "Şüphesiz O, her şeye şahittir" [41:53]; "Şahit olarak Allah yeter" [4:79]; bu (sonuncusu) şu sözüne işarettir: "Onlardan hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz" [40:16] ve şu sözüne: "Gizliyi de, ondan daha gizlisini de bilir" [20:7] ve bu şekilde buna dikkat çeken benzeri sözlere. "Şehîd", ölmek üzere olan (muhtazar) kimsedir; onun böyle adlandırılması, meleklerin ona hazır olması sebebiyledir; şu söze işaret olarak: "Üzerlerine melekler iner: Korkmayın... âyeti" [41:30]. Buyurdu: "Şehitler, Rableri katındadır; onların ecirleri (vardır)" [57:19]. Yahut o hâlde kendileri için hazırlanmış nimeti müşahede ettikleri içindir. Yahut ruhları Allah katında hazır bulunduğu içindir; nitekim buyurdu: "Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma; bilakis onlar diridirler, Rableri katında rızıklandırılırlar; Allah'ın lütfundan kendilerine verdikleriyle sevinçlidirler" [3:169, 3:170]. Buna şu söz de delâlet etmiştir: "Şehitler, Rableri katındadır; onların ecirleri ve nurları vardır." "Şahit ve şahit olunan" [85:3] sözü hakkında denildi ki: "meşhûd" cuma günüdür; denildi ki: arefe günü ve kıyamet günüdür. "Şâhid" ise ona hazır olan herkestir. "Şahit olunan bir gün" [11:103] sözü, yani müşahede edilen; bunun gerçekleşmesinin kaçınılmaz olduğuna dikkat çekmek üzere. "Teşehhüd", kişinin "Allah'tan başka ilah olmadığına şahitlik ederim ve Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna şahitlik ederim" demesidir. Örfte, namazda okunan "tahiyyât"ın ve içinde bunun okunduğu zikrin adı olmuştur.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân · OpenITI (CC BY-NC-SA 4.0)