← Root dictionary
أمن

believe

879 occurrences

Representative gloss derived from QAC word translations

879
Occur.
15
Lemmas
151
Forms
77
Surahs

Classical lexicon

أمن

أصل الأمن: طمأنينة النفس وزوال الخوف، والأمن والأمانة والأمان في الأصل مصادر، ويجعل الأمان تارة اسما للحالة التي يكون عليها الإنسان في الأمن، وتارة اسما لما يؤمن عليه الإنسان، نحو قوله تعالى: وتخونوا أماناتكم [الأنفال/ 27]، أي: ما ائتمنتم عليه، وقوله: إنا عرضنا الأمانة على السماوات والأرض [الأحزاب/ 72] قيل: هي كلمة التوحيد، وقيل: العدالة ، وقيل: حروف التهجي، وقيل: العقل، وهو صحيح فإن العقل هو الذي بحصوله يتحصل معرفة التوحيد، وتجري العدالة وتعلم حروف التهجي، بل بحصوله تعلم كل ما في طوق البشر تعلمه، وفعل ما في طوقهم من الجميل فعله، وبه فضل على كثير ممن خلقه. وقوله: ومن دخله كان آمنا [آل عمران/ 97] أي: آمنا من النار، وقيل: من بلايا الدنيا التي تصيب من قال فيهم: إنما يريد الله ليعذبهم بها في الحياة الدنيا [التوبة/ 55]. ومنهم من قال: لفظه خبر ومعناه أمر، وقيل: يأمن الاصطلام ، وقيل: آمن في حكم الله، وذلك كقولك: هذا حلال وهذا حرام، أي: في حكم الله. والمعنى: لا يجب أن يقتص منه ولا يقتل فيه إلا أن يخرج، وعلى هذه الوجوه: أولم يروا أنا جعلنا حرما آمنا [العنكبوت/ 67]. وقال تعالى: وإذ جعلنا البيت مثابة للناس وأمنا [البقرة/ 125]. وقوله: أمنة نعاسا [آل عمران/ 154] أي: أمنا، وقيل: هي جمع كالكتبة. و# في حديث نزول المسيح: «وتقع الأمنة في الأرض» . وقوله تعالى: ثم أبلغه مأمنه [التوبة/ 6] أي: منزله الذي فيه أمنه. وآمن: إنما يقال على وجهين: - أحدهما متعديا بنفسه، يقال: آمنته، أي: جعلت له الأمن، ومنه قيل لله: مؤمن. - والثاني: غير متعد، ومعناه: صار ذا أمن. والإيمان يستعمل تارة اسما للشريعة التي جاء بها محمد عليه الصلاة والسلام، وعلى ذلك: الذين آمنوا والذين هادوا والصابئون [المائدة/ 69]، ويوصف به كل من دخل في شريعته مقرا بالله وبنبوته. قيل: وعلى هذا قال تعالى: وما يؤمن أكثرهم بالله إلا وهم مشركون [يوسف/ 106]. وتارة يستعمل على سبيل المدح، ويراد به إذعان النفس للحق على سبيل التصديق، وذلك باجتماع ثلاثة أشياء: تحقيق بالقلب، وإقرار باللسان، وعمل بحسب ذلك بالجوارح، وعلى هذا قوله تعالى: والذين آمنوا بالله ورسله أولئك هم الصديقون [الحديد/ 19]. ويقال لكل واحد من الاعتقاد والقول الصدق والعمل الصالح: إيمان. قال تعالى: وما كان الله ليضيع إيمانكم [البقرة/ 143] أي: صلاتكم، وجعل الحياء وإماطة الأذى من الإيمان . قال تعالى: وما أنت بمؤمن لنا ولو كنا صادقين [يوسف/ 17] قيل: معناه: بمصدق لنا، إلا أن الإيمان هو التصديق الذي معه أمن، وقوله تعالى: ألم تر إلى الذين أوتوا نصيبا من الكتاب يؤمنون بالجبت والطاغوت [النساء/ 51] فذلك مذكور على سبيل الذم لهم، وأنه قد حصل لهم الأمن بما لا يقع به الأمن، إذ ليس من شأن القلب- ما لم يكن مطبوعا عليه- أن يطمئن إلى الباطل، وإنما ذلك كقوله: من شرح بالكفر صدرا فعليهم غضب من الله ولهم عذاب عظيم [النحل/ 106]، وهذا كما يقال: إيمانه الكفر، وتحيته الضرب، ونحو ذلك. وجعل النبي (صلى الله عليه وسلم آله) أصل الإيمان ستة أشياء في خبر جبريل حيث سأله فقال: ما الإيمان؟ والخبر معروف . ويقال: رجل أمنة وأمنة: يثق بكل أحد، وأمين وأمان يؤمن به. والأمون: الناقة يؤمن فتورها وعثورها. آمين يقال بالمد والقصر، وهو اسم للفعل نحو: صه ومه. قال الحسن: معناه: استجب ، وأمن فلان: إذا قال: آمين. وقيل: آمين اسم من أسماء الله تعالى . وقال أبو علي الفسوي : أراد هذا القائل أن في آمين ضميرا لله تعالى، لأن معناه: استجب. وقوله تعالى: أمن هو قانت آناء الليل [الزمر/ 9] تقديره: أم من، وقرئ: (أمن) وليسا من هذا الباب. إن وأن إن أن ينصبان الاسم ويرفعان الخبر، والفرق بينهما أن «إن» يكون ما بعده جملة مستقلة، و«أن» يكون ما بعده في حكم مفرد يقع موقع مرفوع ومنصوب ومجرور، نحو: أعجبني أنك تخرج، وعلمت أنك تخرج، وتعجبت من أنك تخرج. وإذا أدخل عليه «ما» يبطل عمله، ويقتضي إثبات الحكم للمذكور وصرفه عما عداه، نحو: إنما المشركون نجس [التوبة/ 28] تنبيها على أن النجاسة التامة هي حاصلة للمختص بالشرك، وقوله عز وجل: إنما حرم عليكم الميتة والدم [البقرة/ 173] أي: ما حرم ذلك إلا تنبيها على أن أعظم المحرمات من المطعومات في أصل الشرع هو هذه المذكورات. وأن على أربعة أوجه: الداخلة على المعدومين من الفعل الماضي أو المستقبل، ويكون ما بعده في تقدير مصدر، وينصب المستقبل نحو: أعجبني أن تخرج وأن خرجت. والمخففة من الثقيلة نحو: أعجبني أن زيدا منطلق. والمؤكدة ل «لما» نحو: فلما أن جاء البشير [يوسف/ 96]. والمفسرة لما يكون بمعنى القول، نحو: وانطلق الملأ منهم أن امشوا واصبروا [ص/ 6] أي: قالوا: امشوا. وكذلك «إن» على أربعة أوجه: للشرط نحو: إن تعذبهم فإنهم عبادك [المائدة/ 118]، والمخففة من الثقيلة ويلزمها اللام نحو: إن كاد ليضلنا [الفرقان/ 42]، والنافية، وأكثر ما يجيء يتعقبه «إلا»، نحو: إن نظن إلا ظنا [الجاثية/ 32]، إن هذا إلا قول البشر [المدثر/ 25]، إن نقول إلا اعتراك بعض آلهتنا بسوء [هود/ 54]. والمؤكدة ل «ما» النافية، نحو: ما إن يخرج زيد.

Exdore translation — not part of the source

Emn'in aslı: nefsin huzura kavuşması ve korkunun gitmesidir. Emn, emânet ve emân aslında masdardırlar. Emân bazen insanın güven içinde bulunduğu hâlin adı yapılır, bazen de insanın kendisi hakkında güvence verildiği (emanet edildiği) şeyin adı yapılır; Yüce Allah'ın "ve emanetlerinize hıyanet etmeyin" [8:27] sözü gibi, yani: kendisi hakkında size güvenilen (size emanet edilen) şey. "Biz emaneti göklere ve yere sunduk" [33:72] sözü hakkında denildi ki: o, tevhid kelimesidir; denildi ki: adalettir; denildi ki: hece harfleridir; denildi ki: akıldır — ki bu doğrudur. Çünkü akıl, hasıl olmasıyla tevhid bilgisinin elde edildiği, adaletin yürüdüğü ve hece harflerinin öğrenildiği şeydir; hatta onun hasıl olmasıyla insanın gücünün yettiği her şey öğrenilir ve güçlerinin yettiği güzel şeylerden yapılması mümkün olan yapılır. Onunla (insan), yarattıklarının birçoğuna üstün kılınmıştır. "Oraya giren güvende olur" [3:97] sözü, yani: ateşten güvende. Denildi ki: haklarında "Allah onlara dünya hayatında bunlarla azap etmek istiyor" [9:55] buyurduğu kimselere isabet eden dünya belalarından (güvende). Onlardan kimi dedi ki: lafzı haberdir, manası emirdir. Denildi ki: kökten kazınmaktan (ıstılâm) güvende olur. Denildi ki: Allah'ın hükmünde güvendedir; bu, senin "bu helaldir, bu haramdır" demen gibidir, yani: Allah'ın hükmünde. Mana şudur: Ondan kısas alınması ve orada öldürülmesi gerekmez, ancak (Harem'den) çıkması müstesna. Şu ayetler de bu vecihler üzeredir: "Görmediler mi ki biz güvenli bir harem kıldık" [29:67]. Yüce Allah dedi: "Hani Beyt'i insanlar için bir toplanma yeri ve güvenli bir yer kılmıştık" [2:125]. "Bir uyuklama, bir güven" [3:154] sözü, yani: emn (güven). Denildi ki: o, "ketebe" gibi bir çoğuldur. Mesih'in inişiyle ilgili hadiste: "Ve yeryüzüne emâne (güven) yerleşir." Yüce Allah'ın "sonra onu güven içinde olacağı yere ulaştır" [9:6] sözü, yani: içinde güvenliğinin bulunduğu konağına. "Âmene" ancak iki vecih üzere söylenir: - Birincisi: bizzat (harf-i cersiz) geçişli olarak; "âmentühû" denir, yani: ona güven sağladım. Bundan dolayı Allah'a "Mü'min" denilmiştir. - İkincisi: geçişsiz olarak; manası: güven sahibi oldu. "İman" bazen Muhammed'in (salât ve selam onun üzerine olsun) getirdiği şeriatın adı olarak kullanılır; şu da bunun üzeredir: "İman edenler, Yahudi olanlar ve Sâbiîler" [5:69]. Allah'ı ve onun peygamberliğini ikrar ederek onun şeriatına giren herkes bununla nitelenir. Denildi ki: buna göre Yüce Allah şöyle demiştir: "Onların çoğu, ancak ortak koşarak Allah'a iman ederler" [12:106]. Bazen de övgü yoluyla kullanılır; onunla, nefsin tasdik yoluyla hakka boyun eğmesi kastedilir. Bu da üç şeyin bir araya gelmesiyle olur: kalp ile tahkik, dil ile ikrar ve buna uygun olarak organlarla amel. Yüce Allah'ın "Allah'a ve resullerine iman edenler, işte onlar sıddîklardır" [57:19] sözü bunun üzeredir. İtikad, doğru söz ve salih amelden her birine "iman" denir. Yüce Allah dedi: "Allah imanınızı zayi edecek değildir" [2:143], yani: namazınızı. Hayâ ve eziyet veren şeyi yoldan gidermek de imandan sayılmıştır. Yüce Allah dedi: "Biz doğru söyleyenler olsak da sen bize inanacak değilsin" [12:17]. Denildi ki manası: "bizi tasdik edici (değilsin)"dir; ancak iman, beraberinde güven bulunan tasdiktir. Yüce Allah'ın "Kendilerine Kitap'tan bir pay verilenleri görmedin mi? Cibt ve tâğûta iman ediyorlar" [4:51] sözü, onları yerme yoluyla zikredilmiştir; onların, kendisiyle güven hasıl olmayacak bir şeyle güven elde etmiş olduklarına (dikkat çekilmiştir). Zira -mühürlenmiş olmadıkça- kalbin bâtıla itminan bulması onun şanından değildir. Bu ancak şu söz gibidir: "Kim küfre göğüs açarsa, işte onların üzerine Allah'tan bir gazap vardır ve onlar için büyük bir azap vardır" [16:106]. Bu da tıpkı "onun imanı küfürdür", "onun selamlaması dövmektir" ve benzerlerinin söylenmesi gibidir. Peygamber (Allah'ın salâtı onun ve âlinin üzerine olsun) imanın aslını altı şey kılmıştır; Cibril'in ona sorup "İman nedir?" dediği haberde. Haber meşhurdur. Denir ki: "recülün emenetün ve emenetün": herkese güvenen adam. "Emîn" ve "emân": kendisine güvenilen. "el-Emûn": gevşemesinden ve tökezlemesinden emin olunan dişi deve. "Âmîn" hem uzatmalı hem kısaltmalı söylenir; o, "sah" ve "meh" gibi fiil ismidir. Hasan dedi ki: manası: "kabul et"tir. "Emmene fülânün": "âmîn" dediğinde. Denildi ki: Âmîn, Yüce Allah'ın isimlerinden bir isimdir. Ebû Ali el-Fesevî dedi ki: Bunu söyleyen kişi, "âmîn"de Yüce Allah'a ait bir zamir bulunduğunu kastetmiştir, çünkü manası "kabul et"tir. Yüce Allah'ın "emmen huve kānitun ânâe'l-leyl" [39:9] sözünün takdiri "em men"dir. "Emmen" diye de okunmuştur; ikisi de bu babdan değildir. İNNE ve ENNE "İnne" ve "enne" ismi nasb, haberi ref' ederler. Aralarındaki fark şudur: "inne"den sonra gelen müstakil bir cümle olur; "enne"den sonra gelen ise merfû, mansûb ve mecrûr konumuna düşen müfred hükmünde olur; "a'cebenî enneke tahrucü" (çıkman hoşuma gitti), "alimtü enneke tahrucü" (çıktığını bildim), "teaccebtü min enneke tahrucü" (çıkmana şaştım) gibi. Üzerine "mâ" girdiğinde ameli iptal olur; ve hükmün zikredilen için sabit kılınıp onun dışındakilerden çevrilmesini gerektirir; "Müşrikler ancak necistir" [9:28] gibi — tam necasetin, şirke tahsis edilmiş olana ait olduğuna dikkat çekmek için. Aziz ve Celil olan Allah'ın "Size ancak ölü hayvan ve kan haram kılındı" [2:173] sözü, yani: bu, ancak şeriatın aslında yiyeceklerden haram kılınanların en büyüğünün bu zikredilenler olduğuna dikkat çekmek için haram kılınmıştır. "Enne" dört vecih üzeredir: - Mazi veya müstakbel fiilden ma'dûm olan (henüz gerçekleşmemiş) ikisinin başına gelen; ondan sonrası masdar takdirinde olur ve müstakbeli nasb eder; "a'cebenî en tahruce" ve "en harecte" (çıkman/çıkmış olman hoşuma gitti) gibi. - Şeddelisinden hafifletilmiş olan; "a'cebenî en Zeyden muntalikun" (Zeyd'in yola çıkıyor olması hoşuma gitti) gibi. - "Lemmâ"yı tekit eden; "Müjdeci gelince" [12:96] gibi. - Söz manasında olan şeyi tefsir eden; "Onların ileri gelenleri, 'Yürüyün ve sabredin' diye yola koyuldu" [38:6] gibi, yani: dediler ki: yürüyün. Aynı şekilde "inne" de dört vecih üzeredir: - Şart için; "Onlara azap edersen, şüphesiz onlar senin kullarındır" [5:118] gibi. - Şeddelisinden hafifletilmiş olan — ona lâm lazım gelir; "Neredeyse bizi saptıracaktı" [25:42] gibi. - Nefy edatı olan; en çok ardından "illâ" gelecek şekilde gelir; "Biz ancak bir zan besliyoruz" [45:32], "Bu, ancak bir insan sözüdür" [74:25], "Biz ancak, ilahlarımızdan biri seni fena çarpmış diyoruz" [11:54] gibi. - Nefy edatı "mâ"yı tekit eden; "mâ in yahrucü Zeydün" (Zeyd asla çıkmaz) gibi.

Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân · OpenITI (CC BY-NC-SA 4.0)

Al-Rāghib al-Iṣfahānī (d. 502/1108), Mufradāt Alfāẓ al-Qurʾān. The work is public domain; the text is taken from the OpenITI corpus, based on the edition of Ṣafwān ʿAdnān al-Dāwūdī. This is lexical/root study, not tafsīr.

Word family · 15

Dictionary forms (lemmas) derived from this root, by frequency

آمَنَVerbyou (will) believe537
مُؤْمِنNoun(will) believe202
إِيمانNounyour (having) faith45
مُؤْمِنَةNoun(who is) believing28
أَمِنَVerbyou entrust him20
آمِنNoun(will be) safe16
أَمِينNountrustworthy14
أَمْنNounto security5
أَمانَةNounyour trusts4
أَمَنَةNounsecurity2
أَمانَتNounthe Trust2
آمِنَةNounsecure1
اؤْتُمِنَVerbis entrusted1
مَأْمَنNoun(to) his place of safety1
مَأْمُونNounto be felt secure (of)1

Derived forms · 151

ءَامَنُوا۟
(who has) believed
212
يُؤْمِنُونَ
will they believe
86
ٱلْمُؤْمِنِينَ
(to) the believing men
78
ءَامَنُوٓا۟
O you who believe
41
ءَامَنَّا
We have believed
31
ءَامَنَ
believes
26
مُّؤْمِنِينَ
(who are) believers
25
ٱلْمُؤْمِنُونَ
the believing men
22
يُؤْمِنُ
who believes
18
يُؤْمِنُوا۟
will they believe
10
ءَامِنُوا۟
Believe
10
وَٱلْمُؤْمِنَٰتِ
and the believing women
9
أَمِينٌ
trustworthy
9
مُؤْمِنِينَ
believers
8
لِّلْمُؤْمِنِينَ
to the believing men
8
تُؤْمِنُوا۟
you believed
7
مُؤْمِنٌ
(is) a believer
7
إِيمَٰنًا
(in) faith
7
مُؤْمِنًا
(as) a believer
7
لِلْمُؤْمِنِينَ
to the believers
7
وَٱلْمُؤْمِنُونَ
and the ones who believe
7
ءَامِنِينَ
secure
7
يُؤْمِنۢ
(has) not believed
6
ءَامِنًا
secure
6
نُّؤْمِنَ
(will) we believe
6
ءَامَنتُم
you (will) believe
6
بِٱلْمُؤْمِنِينَ
to the believers
6
بِمُؤْمِنِينَ
(will be) believers
6
فَـَٔامِنُوا۟
So believe
5
بِٱلْإِيمَٰنِ
with the faith
5
تُؤْمِنُونَ
you believe
5
ٱلْمُؤْمِنَٰتِ
[the] believing women
5
إِيمَٰنِكُمْ
your (having) faith
4
وَلِلْمُؤْمِنِينَ
and the believing men
4
ءَامَنَتْ
that believed
4
وَءَامَنَ
and believes
4
مُؤْمِنُونَ
believers
4
إِيمَٰنِهِمْ
their faith
3
وَءَامِنُوا۟
And believe
3
ءَامَنتُ
[I] have believed
3
أَنُؤْمِنُ
Should we believe
3
نُؤْمِنُ
We believe
3
مُّؤْمِنٌ
(who is) believing
3
ٱلْإِيمَٰنِ
the faith
3
أَمِنتُمْ
you are secure
3
لِيُؤْمِنُوا۟
to believe
3
مُّؤْمِنَةٍ
believing
3
لِلْإِيمَٰنِ
to the faith
3
ءَامَنتُمْ
You believed
2
فَـَٔامَنَ
then he believed
2
وَّءَامَنُوا۟
and they believe
2
وَٱلْمُؤْمِنَٰتُ
and the believing women
2
لِمُؤْمِنٍ
for a believing man
2
يُؤْمِنَّ
they believe
2
ءَامِنُونَ
(will be) safe
2
أَمَنَةً
security
2
أَفَأَمِنَ
Then did feel secure
2
إِيمَٰنُهُمْ
their faith
2
تُؤْمِنُوٓا۟
believe
2
ٱلْإِيمَٰنُ
the faith
2
تَأْمَنْهُ
you entrust him
2
ٱلْمُؤْمِنَٰتُ
the believing women
2
أَمِينٍ
trustworthy
2
فَـَٔامَنَّا
so we have believed
2
ٱلْأَمِينُ
[the] Trustworthy
2
وَٱلْإِيمَٰنَ
and the faith
2
ٱلْإِيمَٰنَ
the Faith
2
يُؤْمِنُوٓا۟
they believe
2
لِأَمَٰنَٰتِهِمْ
of their trusts
2
مُّؤْمِنُونَ
(were) believers
2
لِتُؤْمِنُوا۟
that you believe
2
تُؤْمِن
you believed
2
وَتُؤْمِنُونَ
and you believe
2
لَّيُؤْمِنُنَّ
they would surely believe
1
إِيمَٰنَهُم
their belief
1
ٱلْأَمِينِ
[the] secure
1
بِإِيمَٰنِكُم
about your faith
1
وَبِٱلْمُؤْمِنِينَ
and with the believers
1
بِٱلْأَمْنِ
to security
1
وَيَأْمَنُوا۟
and they be secure from
1
ٱلْءَامِنِينَ
the secure
1
لِّلْمُؤْمِنَٰتِ
to the believing women
1
وَلْيُؤْمِنُوا۟
and let them believe
1
يَأْمَنُ
feel secure
1
أَوَأَمِنَ
Or felt secure
1
تُؤْمِنَ
believe
1
إِيمَٰنُهَآ
its faith
1
وَءَامَنتُم
and you believe
1
مُؤْمِنَيْنِ
believers
1
تَأْمَ۫نَّا
trust us
1
ءَامَنُكُمْ
I entrust you
1
أَمِنَ
entrusts
1
مُّؤْمِنَةً
believing
1
ءَامِنَةً
secure
1
لَيُؤْمِنَنَّ
surely he believes
1
وَءَامَنتُمْ
and you believe
1
بِإِيمَٰنٍ
in faith
1
أَفَأَمِنُوٓا۟
Do they then feel secure
1
ٱلْأَمَٰنَٰتِ
the trusts
1
ٱلْأَمْنُ
(is) the security
1
أَمِنتُكُمْ
I entrusted you
1
أَفَتُؤْمِنُونَ
So do you believe
1
فَلْيُؤْمِن
let him believe
1
بِمُؤْمِنٍ
(will) believe
1
أَفَأَمِنتُمْ
Do you then feel secure
1
لَءَامَنَ
surely, (would) have believed
1
ٱلْمُؤْمِنُ
the Giver of Security
1
إِيمَٰنِهَا
its faith
1
نُؤْمِنَ
we (should) believe
1
إِيمَٰنَهُۥٓ
his faith
1
مُؤْمِنَةٍ
(for) a believing woman
1
ٱؤْتُمِنَ
is entrusted
1
أَمَٰنَتَهُۥ
his trust
1
ٱلْأَمَانَةَ
the Trust
1
وَيُؤْمِنُ
and believes
1
أَمِنتُم
do you feel secure
1
أَفَأَمِنُوا۟
Then did they feel secure
1
وَءَامَنَهُم
and gives them security
1
لِّتُؤْمِنُوا۟
That you may believe
1
يَأْمَنُوكُمْ
they be secure from you
1
لِيُؤْمِنُوٓا۟
to believe
1
وَءَامَنُوا۟
and believe
1
مُّؤْمِنَٰتٌ
believing
1
إِيمَٰنُهَا
its faith
1
وَءَامَنُوٓا۟
and believed
1
وَأَمْنًا
and (a place of) security
1
ءَأَمِنتُم
Do you feel secure
1
فَيُؤْمِنُوا۟
and they believe
1
مُؤْمِنَٰتٍ
(to be) believers
1
ٱلْأَمْنِ
the security
1
مُؤْمِنٍ
a believer
1
مَأْمَنَهُۥ
(to) his place of safety
1
يُؤْمِنَ
believe
1
لَتُؤْمِنُنَّ
you must believe
1
مَأْمُونٍ
to be felt secure (of)
1
أَمَٰنَٰتِكُمْ
your trusts
1
مُّؤْمِنَةٌ
(who is) believing
1
وَٱلْمُؤْمِنِينَ
and the believing men
1
ءَامِنْ
Believe
1
مُّؤْمِنَٰتٍ
faithful
1
بِإِيمَٰنِهِمْ
by their faith
1
وَيُؤْمِنُونَ
and believe
1
فَـَٔامَنُوا۟
And they believed
1
وَيُؤْمِنۢ
and believes
1
لَنُؤْمِنَنَّ
surely, we will believe
1
بِإِيمَٰنِهِنَّ
of their faith
1
إِيمَٰنِهِۦٓ
his belief
1
إِيمَٰنُكُمْ
your faith
1
أَمْنًا
security
1
فَـَٔامَنَت
Then believed
1
إِيمَٰنَكُمْ
your faith
1

Occurrences

First 150 of 879 occurrences