العلم: إدراك الشيء بحقيقته، وذلك ضربان: أحدهما: إدراك ذات الشيء. والثاني: الحكم على الشيء بوجود شيء هو موجود له، أو نفي شيء هو منفي عنه. فالأول: هو المتعدي إلى مفعول واحد نحو: لا تعلمونهم الله يعلمهم [الأنفال/ 60]. والثاني: المتعدي إلى مفعولين، نحو قوله: فإن علمتموهن مؤمنات [الممتحنة/ 10]، وقوله: يوم يجمع الله الرسل إلى قوله: لا علم لنا فإشارة إلى أن عقولهم طاشت. والعلم من وجه ضربان: نظري وعملي. فالنظري: ما إذا علم فقد كمل، نحو: العلم بموجودات العالم. والعملي: ما لا يتم إلا بأن يعمل كالعلم بالعبادات. ومن وجه آخر ضربان: عقلي وسمعي، وأعلمته وعلمته في الأصل واحد، إلا أن الإعلام اختص بما كان بإخبار سريع، والتعليم اختص بما يكون بتكرير وتكثير حتى يحصل منه أثر في نفس المتعلم. قال بعضهم: التعليم: تنبيه النفس لتصور المعاني، والتعلم: تنبه النفس لتصور ذلك، وربما استعمل في معنى الإعلام إذا كان فيه تكرير، نحو: أتعلمون الله بدينكم [الحجرات/ 16]، فمن التعليم قوله: الرحمن علم القرآن [الرحمن/ 1- 2]، علم بالقلم [العلق/ 4]، وعلمتم ما لم تعلموا [الأنعام/ 91]، علمنا منطق الطير [النمل/ 16]، ويعلمهم الكتاب والحكمة [البقرة/ 129]، ونحو ذلك. وقوله: وعلم آدم الأسماء كلها [البقرة/ 31]، فتعليمه الأسماء: هو أن جعل له قوة بها نطق ووضع أسماء الأشياء وذلك بإلقائه في روعه وكتعليمه الحيوانات كل واحد منها فعلا يتعاطاه، وصوتا يتحراه قال: وعلمناه من لدنا علما [الكهف/ 65]، قال له موسى هل أتبعك على أن تعلمن مما علمت رشدا [الكهف/ 66]، قيل: عنى به العلم الخاص الخفي على البشر الذي يرونه ما لم يعرفهم الله منكرا، بدلالة ما رآه موسى منه لما تبعه فأنكره حتى عرفه سببه، قيل: وعلى هذا العلم في قوله: قال الذي عنده علم من الكتاب [النمل/ 40]، وقوله تعالى: والذين أوتوا العلم درجات [المجادلة/ 11]، فتنبيه منه تعالى على تفاوت منازل العلوم وتفاوت أربابها. وأما قوله: وفوق كل ذي علم عليم [يوسف/ 76]، فعليم يصح أن يكون إشارة إلى الإنسان الذي فوق آخر، ويكون تخصيص لفظ العليم الذي هو للمبالغة تنبيها أنه بالإضافة إلى الأول عليم وإن لم يكن بالإضافة إلى من فوقه كذلك، ويجوز أن يكون قوله: عليم عبارة عن الله تعالى وإن جاء لفظه منكرا، إذ كان الموصوف في الحقيقة بالعليم هو تبارك وتعالى، فيكون قوله: وفوق كل ذي علم عليم [يوسف/ 76]، إشارة إلى الجماعة بأسرهم لا إلى كل واحد بانفراده، وعلى الأول يكون إشارة إلى كل واحد بانفراده. وقوله: علام الغيوب [المائدة/ 109]، فيه إشارة إلى أنه لا يخفى عليه خافية. وقوله: عالم الغيب فلا يظهر على غيبه أحدا إلا من ارتضى من رسول [الجن/ 26- 27]، فيه إشارة أن لله تعالى علما يخص به أولياءه، والعالم في وصف الله هو الذي لا يخفى عليه شيء كما قال: لا تخفى منكم خافية [الحاقة/ 18]، وذلك لا يصح إلا في وصفه تعالى. والعلم: الأثر الذي يعلم به الشيء كعلم الطريق وعلم الجيش، وسمي الجبل علما لذلك، وجمعه أعلام، وقرئ: (وإنه لعلم للساعة) وقال: ومن آياته الجوار في البحر كالأعلام [الشورى/ 32]، وفي أخرى: وله الجوار المنشآت في البحر كالأعلام [الرحمن/ 24]. والشق في الشفة العليا علم، وعلم الثوب، ويقال: فلان علم، أي: مشهور يشبه بعلم الجيش. وأعلمت كذا: جعلت له علما، ومعالم الطريق والدين، الواحد معلم، وفلان معلم للخير، والعلام: الحناء وهو منه، والعالم: اسم للفلك وما يحويه من الجواهر والأعراض، وهو في الأصل اسم لما يعلم به كالطابع والخاتم لما يطبع به ويختم به، وجعل بناؤه على هذه الصيغة لكونه كالآلة، والعالم آلة في الدلالة على صانعه، ولهذا أحالنا تعالى عليه في معرفة وحدانيته، فقال: أولم ينظروا في ملكوت السماوات والأرض [الأعراف/ 185]، وأما جمعه فلأن من كل نوع من هذه قد يسمى عالما، فيقال: عالم الإنسان، وعالم الماء، وعالم النار، وأيضا قد روي: (إن لله بضعة عشر ألف عالم) ، وأما جمعه جمع السلامة فلكون الناس في جملتهم، والإنسان إذا شارك غيره في اللفظ غلب حكمه، و# قيل: إنما جمع هذا الجمع لأنه عني به أصناف الخلائق من الملائكة والجن والإنس دون غيرها. وقد روي هذا عن ابن عباس . و# قال جعفر بن محمد: عني به الناس وجعل كل واحد منهم عالما ، وقال : العالم عالمان الكبير وهو الفلك بما فيه، والصغير وهو الإنسان لأنه مخلوق على هيئة العالم، وقد أوجد الله تعالى فيه كل ما هو موجود في العالم الكبير ، قال تعالى: الحمد لله رب العالمين [الفاتحة/ 1]، وقوله تعالى: وأني فضلتكم على العالمين [البقرة/ 47]، قيل: أراد عالمي زمانهم. وقيل: أراد فضلاء زمانهم الذين يجري كل واحد منهم مجرى كل عالم لما أعطاهم ومكنهم منه، وتسميتهم بذلك كتسمية إبراهيم (عليه السلام) بأمة في قوله: إن إبراهيم كان أمة [النحل/ 120]، وقوله: أولم ننهك عن العالمين [الحجر/ 70].
Exdore translation — not part of the source
İlim: Bir şeyi hakikatiyle idrak etmektir. Bu iki türlüdür: Birincisi: şeyin zatını idrak etmek. İkincisi: bir şey hakkında, onda bulunan bir şeyin varlığına hükmetmek, yahut ondan nefyedilmiş bir şeyin (yokluğuna) hükmetmek. Birincisi: tek mef'ûle geçişli olandır; "Siz onları bilmezsiniz, Allah onları bilir" [8:60] gibi. İkincisi: iki mef'ûle geçişli olandır; "Eğer onların mümin olduklarını bilirseniz" [60:10] sözü gibi. "Allah'ın resulleri toplayacağı gün" sözü ve devamındaki "Bizim bilgimiz yok" sözü, akıllarının başlarından gittiğine işarettir. İlim bir yönden iki türlüdür: nazarî ve amelî. Nazarî: bilindiğinde tamamlanmış olandır; âlemdeki mevcudatı bilmek gibi. Amelî: ancak amel edilmekle tamam olandır; ibadetleri bilmek gibi. Başka bir yönden iki türlüdür: aklî ve semî' (işitmeye/nakle dayalı). "A'lemtühû" ve "allemtühû" aslında birdir; ancak "i'lâm" hızlı bir haber vermeyle olana tahsis edilmiş, "ta'lîm" ise öğrenenin nefsinde bir eser hasıl olacak şekilde tekrar ve çoğaltmayla olana tahsis edilmiştir. Bazıları dedi ki: Ta'lîm: nefsi, manaları tasavvur etmesi için uyarmaktır; teallüm: nefsin bunu tasavvur etmek üzere uyanmasıdır. Bazen içinde tekrar bulunduğunda "i'lâm" manasında da kullanılır; "Allah'a dininizi mi öğretiyorsunuz?" [49:16] gibi. Ta'lîmden olan(lar) şu sözüdür: "Rahmân, Kur'an'ı öğretti" [55:1, 55:2], "Kalemle öğretti" [96:4], "Ve size bilmediğiniz şeyler öğretildi" [6:91], "Bize kuşların dili öğretildi" [27:16], "Onlara Kitab'ı ve hikmeti öğretir" [2:129] ve benzerleri. "Ve Âdem'e bütün isimleri öğretti" [2:31] sözü: Ona isimleri öğretmesi, kendisiyle konuştuğu ve eşyanın isimlerini koyduğu bir kuvveti ona vermiş olmasıdır; bu da onun gönlüne ilka etmesiyle olur; tıpkı hayvanlardan her birine, yapageldiği bir fiili ve gözettiği bir sesi öğretmesi gibi. Dedi: "Ve ona katımızdan bir ilim öğrettik" [18:65]. "Musa ona dedi: Sana öğretilen doğruyu bana öğretmen için sana tabi olayım mı?" [18:66]. Denildi ki: bununla, insanlara gizli olan özel ilim kastedilmiştir — Allah kendilerine bildirmedikçe onu yadırganacak (münker) gördükleri (ilim). Buna delil, Musa'nın ona tabi olduğunda ondan gördüğü ve sebebini kendisine bildirinceye kadar yadırgadığı şeydir. Denildi ki: "Yanında Kitap'tan bir ilim bulunan kimse dedi" [27:40] sözündeki ilim de bunun üzeredir. Yüce Allah'ın "Kendilerine ilim verilenleri derecelerle (yükseltir)" [58:11] sözü, ilimlerin mertebelerinin ve sahiplerinin farklılığına O'ndan bir dikkat çekmedir. "Her ilim sahibinin üstünde bir bilen (alîm) vardır" [12:76] sözüne gelince: "alîm", bir başkasının üstünde olan insana işaret olabilir; mübalağa için olan "alîm" lafzının tahsis edilmesi de, onun birinciye nispetle "alîm" olduğuna — üstündekine nispetle böyle olmasa bile — dikkat çekmek olur. "Alîm" sözünün, lafzı nekre gelmiş olsa bile Yüce Allah'tan ibaret olması da caizdir; çünkü hakikatte "Alîm" ile nitelenen, Tebâreke ve Teâlâ olan O'dur. Böylece "Her ilim sahibinin üstünde bir bilen vardır" [12:76] sözü, tek tek her birine değil, topluluğun tümüne işaret olur. Birinci vecihte ise tek tek her birine işaret olur. "Gaybları çok iyi bilen" [5:109] sözünde, O'na hiçbir gizli şeyin gizli kalmayacağına işaret vardır. "Gaybı bilendir; gaybına, razı olduğu resul müstesna, hiç kimseyi muttali kılmaz" [72:26, 72:27] sözünde, Yüce Allah'ın, dostlarına tahsis ettiği bir ilminin bulunduğuna işaret vardır. Allah'ın vasfında "âlim": kendisine hiçbir şeyin gizli kalmadığı olandır; nitekim şöyle demiştir: "Sizden hiçbir gizli şey gizli kalmaz" [69:18]. Bu ise ancak Yüce Allah'ın vasfında sahih olur. "el-Alem": bir şeyin kendisiyle bilindiği alâmettir; yol alâmeti ve ordu sancağı gibi. Dağa da bundan dolayı "alem" denilmiştir; çoğulu "a'lâm"dır. "Ve şüphesiz o, kıyamet için bir alâmettir" (ve innehû le-alemun li's-sâa) diye de okunmuştur. Dedi: "Denizde dağlar (a'lâm) gibi akıp gidenler O'nun ayetlerindendir" [42:32]; bir başkasında: "Denizde dağlar gibi yükseltilmiş akıp gidenler O'nundur" [55:24]. Üst dudaktaki yarık "alem"dir. "Alemü's-sevb" (elbisenin işareti/nakşı) da (böyledir). Denir ki: "Falan alemdir", yani: meşhurdur — ordu sancağına benzetilir. "A'lemtü kezâ": ona bir alâmet koydum. "Meâlimü't-tarîk ve'd-dîn" (yolun ve dinin alâmetleri); tekili "ma'lem"dir. "Falan, hayır için bir ma'lemdir." "el-Allâm": kına; o da bundandır. "el-Âlem": feleğin ve onun içerdiği cevherler ile arazların adıdır. O, aslında, kendisiyle bilinen şeyin adıdır; tıpkı "tâbi'" ve "hâtem"in, kendisiyle basılan ve mühürlenen şeyin adı olması gibi. Yapısının bu sîga üzere kılınması, onun bir alet gibi olması sebebiyledir; âlem, sanatkârına delalet etmede bir alettir. Bundan dolayı Yüce Allah, birliğini bilme hususunda bizi ona havale etti ve dedi: "Göklerin ve yerin melekûtuna bakmadılar mı?" [7:185]. Çoğul yapılmasına gelince: bunlardan her bir nev'e de "âlem" denilebildiği içindir; "insan âlemi", "su âlemi", "ateş âlemi" denir. Ayrıca şu rivayet edilmiştir: "Allah'ın on küsur bin âlemi vardır." Salim çoğulla (cem'-i sâlim) toplanmasına gelince: bunların tümü içinde insanların bulunması sebebiyledir; insan, bir lafızda başkasıyla ortak olduğunda onun hükmü galip gelir. Ve denildi ki: Bu çoğulla toplanması, ancak onunla meleklerden, cinlerden ve insanlardan oluşan yaratılmış sınıfların kastedilmiş, başkalarının kastedilmemiş olmasındandır. Bu, İbn Abbas'tan rivayet edilmiştir. Ca'fer b. Muhammed dedi ki: Onunla insanlar kastedilmiştir ve onlardan her biri bir âlem kılınmıştır. Ve denildi ki: Âlem iki âlemdir: büyük olan — o, içindekilerle birlikte felektir; küçük olan — o, insandır; çünkü o, âlemin heyeti üzere yaratılmıştır ve Yüce Allah, büyük âlemde bulunan her şeyi onda var etmiştir. Yüce Allah dedi: "Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur" [1:1]. Yüce Allah'ın "Ve sizi âlemlere üstün kıldım" [2:47] sözü hakkında denildi ki: zamanlarının âlemlerini kastetti. Ve denildi ki: zamanlarının faziletlilerini kastetti — kendilerine verdiği ve imkân sağladığı şeyler sebebiyle her biri bir âlem yerine geçen kimseleri. Onların böyle adlandırılması, İbrahim'in (aleyhisselam) "Şüphesiz İbrahim bir ümmetti" [16:120] sözünde "ümmet" diye adlandırılması gibidir. Ve "Biz seni âlemlerden men etmemiş miydik?" [15:70] sözü.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân · OpenITI (CC BY-NC-SA 4.0)