أصل الحق: المطابقة والموافقة، كمطابقة رجل الباب في حقه لدورانه على استقامة. والحق يقال على أوجه: الأول: يقال لموجد الشيء بسبب ما تقتضيه الحكمة، ولهذا قيل في الله تعالى: هو الحق ، قال الله تعالى: وردوا إلى الله مولاهم الحق ، وقيل بعيد ذلك: فذلكم الله ربكم الحق فما ذا بعد الحق إلا الضلال فأنى تصرفون [يونس/ 32]. والثاني: يقال للموجد بحسب مقتضى الحكمة، ولهذا يقال: فعل الله تعالى كله حق، نحو قولنا: الموت حق، والبعث حق، وقال تعالى: هو الذي جعل الشمس ضياء والقمر نورا [يونس/ 5]، إلى قوله: ما خلق الله ذلك إلا بالحق [يونس/ 5]، وقال في القيامة: ويستنبئونك أحق هو قل إي وربي إنه لحق [يونس/ 53]، وليكتمون الحق [البقرة/ 146]، وقوله عز وجل: الحق من ربك [البقرة/ 147]، وإنه للحق من ربك [البقرة/ 149]. والثالث: في الاعتقاد للشيء المطابق لما عليه ذلك الشيء في نفسه، كقولنا: اعتقاد فلان في البعث والثواب والعقاب والجنة والنار حق، قال الله تعالى: فهدى الله الذين آمنوا لما اختلفوا فيه من الحق [البقرة/ 213]. والرابع: للفعل والقول بحسب ما يجب وبقدر ما يجب، وفي الوقت الذي يجب، كقولنا: فعلك حق وقولك حق، قال تعالى: كذلك حقت كلمة ربك [يونس/ 33]، وحق القول مني لأملأن جهنم [السجدة/ 13]، وقوله عز وجل: ولو اتبع الحق أهواءهم [المؤمنون/ 71]، يصح أن يكون المراد به الله تعالى، ويصح أن يراد به الحكم الذي هو بحسب مقتضى الحكمة. ويقال: أحققت كذا، أي: أثبته حقا، أو حكمت بكونه حقا، وقوله تعالى: ليحق الحق [الأنفال/ 8] فإحقاق الحق على ضربين. أحدهما: بإظهار الأدلة والآيات، كما قال تعالى: وأولئكم جعلنا لكم عليهم سلطانا مبينا [النساء/ 91]، أي: حجة قوية. والثاني: بإكمال الشريعة وبثها في الكافة، كقوله تعالى: والله متم نوره ولو كره الكافرون [الصف/ 8]، هو الذي أرسل رسوله بالهدى ودين الحق ليظهره على الدين كله [التوبة/ 33]، وقوله: الحاقة ما الحاقة [الحاقة/ 1]، إشارة إلى القيامة، كما فسره بقوله: يوم يقوم الناس [المطففين/ 6]، لأنه يحق فيه الجزاء، ويقال: حاققته فحققته، أي خاصمته في الحق فغلبته، و# قال عمر رضي الله عنه: (إذا النساء بلغن نص الحقاق فالعصبة أولى في ذلك) . وفلان نزق الحقاق: إذا خاصم في صغار الأمور ، ويستعمل استعمال الواجب واللازم والجائز نحو: وكان حقا علينا نصر المؤمنين [الروم/ 47]، كذلك حقا علينا ننج المؤمنين [يونس/ 103]، وقوله تعالى: حقيق على أن لا أقول على الله إلا الحق [الأعراف/ 105]، قيل معناه: جدير، وقرئ: حقيق علي قيل: واجب، وقوله تعالى: وبعولتهن أحق بردهن [البقرة/ 228]، والحقيقة تستعمل تارة في الشيء الذي له ثبات ووجود، كقوله (صلى الله عليه وسلم آله) لحارث: «لكل حق حقيقة، فما حقيقة إيمانك؟» ، أي: ما الذي ينبئ عن كون ما تدعيه حقا؟ وفلان يحمي حقيقته، أي: ما يحق عليه أن يحمى. وتارة تستعمل في الاعتقاد كما تقدم، وتارة في العمل وفي القول، فيقال: فلان لفعله حقيقة: إذا لم يكن مرائيا فيه، ولقوله حقيقة: إذا لم يكن مترخصا ومتزيدا، ويستعمل في ضده المتجوز والمتوسع والمتفسح، وقيل: الدنيا باطل، والآخرة حقيقة، تنبيها على زوال هذه وبقاء تلك، وأما في تعارف الفقهاء والمتكلمين فهي اللفظ المستعمل فيما وضع له في أصل اللغة . والحق من الإبل: ما استحق أن يحمل عليه، والأنثى: حقة، والجمع: حقاق، وأتت الناقة على حقها ، أي: على الوقت الذي ضربت فيه من العام الماضي.
Exdore translation — not part of the source
"Hakk"ın aslı: uygunluk ve uyuşmaktır (mutâbakat ve muvâfakat); kapı kanadının mili, düzgün biçimde dönmesi için yuvasına (hakkına) tam denk gelmesi gibi. "Hak" birkaç yönde kullanılır: Birincisi: Hikmetin gerektirdiği bir sebeple bir şeyi var eden (mûcid) hakkında söylenir. Bundan dolayı Allah Teâlâ hakkında "O, Hak'tır" denilmiştir. Yüce Allah şöyle buyurdu: "Ve gerçek mevlâları olan Allah'a döndürülürler"; bunun hemen ardından da şöyle denildi: "İşte gerçek Rabbiniz olan Allah budur. Artık haktan sonra sapıklıktan başka ne vardır? Öyleyse nasıl döndürülüyorsunuz?" [10:32]. İkincisi: Hikmetin gereğine göre var edilen (mûced) hakkında söylenir. Bundan dolayı "Allah Teâlâ'nın fiilinin tamamı haktır" denir; bizim "ölüm haktır, diriliş haktır" dememiz gibi. Yüce Allah şöyle buyurdu: "Güneşi bir ışık, ayı da bir nur kılan O'dur" [10:5] -"Allah bunu ancak hak ile yaratmıştır" [10:5] sözüne kadar-. Kıyamet hakkında da şöyle buyurdu: "Sana, 'O gerçek mi?' diye soruyorlar. De ki: Evet, Rabbime andolsun ki o gerçektir" [10:53]; "Ve şüphesiz onlar hakkı gizliyorlar" [2:146]; ve Azîz ve Celîl olanın şu sözü: "Hak, Rabbindendir" [2:147]; "Ve şüphesiz o, Rabbinden gelen haktır" [2:149]. Üçüncüsü: Bir şey hakkında, o şeyin kendinde bulunduğu duruma uygun düşen inanç için (kullanılır); bizim "Falancanın diriliş, sevap, ceza, cennet ve cehennem hakkındaki inancı haktır" dememiz gibi. Yüce Allah şöyle buyurdu: "Allah, iman edenleri, hakkında ayrılığa düştükleri hakka kendi izniyle iletti" [2:213]. Dördüncüsü: Gereken şekilde, gereken ölçüde ve gereken vakitte olan fiil ve söz için (kullanılır); bizim "Senin fiilin haktır, sözün haktır" dememiz gibi. Yüce (Allah) şöyle buyurdu: "İşte böylece Rabbinin sözü hak oldu" [10:33]; "Ve benden şu söz hak olmuştur: Andolsun cehennemi dolduracağım" [32:13]. Azîz ve Celîl olanın şu sözüne gelince: "Eğer hak, onların arzularına uysaydı" [23:71]; bununla Allah Teâlâ'nın kastedilmiş olması da doğru olur, hikmetin gereğine göre olan hüküm kastedilmiş olması da doğru olur. "Ahkaktu kezâ" denir, yani: onu hak olarak sabitledim yahut hak olduğuna hükmettim. Yüce Allah'ın "Hakkı gerçekleştirmesi (li-yuhikka'l-hakka) için" [8:8] sözüne gelince: hakkı gerçekleştirmek (ihkāku'l-hakk) iki türlüdür: Biri: Delilleri ve alâmetleri açığa çıkarmakla olur; nitekim Yüce (Allah) şöyle buyurdu: "İşte onlara karşı size apaçık bir sultan (yetki/delil) kıldık" [4:91], yani: güçlü bir hüccet. İkincisi: Şeriatı tamamlamak ve onu bütün insanlar arasında yaymakla olur; Yüce (Allah)'ın şu sözü gibi: "Kâfirler hoşlanmasa da Allah nurunu tamamlayacaktır" [61:8]; "Bütün dinlere üstün kılmak üzere Resulünü hidayet ve hak din ile gönderen O'dur" [9:33]. "el-Hâkka! Nedir el-Hâkka?" [69:1] sözü, kıyamete bir işarettir; nitekim onu şu sözüyle açıklamıştır: "İnsanların ayağa kalkacağı gün" [83:6]; çünkü karşılık o gün gerçekleşir (yahakku). "Hâkaktuhu fe-hakaktuhu" denir, yani: onunla hak konusunda çekiştim ve ona galip geldim. Ömer -Allah ondan razı olsun- şöyle demiştir: "Kadınlar hıkāk sınırına ulaştığında, bu konuda asabe daha önceliklidir." "Falanca nezikü'l-hıkāk'tır": küçük işler hakkında çekiştiğinde (böyle denir). ("Hak") vâcip, lâzım ve câiz anlamında da kullanılır; şu (âyetler) gibi: "Müminlere yardım etmek bize hak (borç) olmuştur" [30:47]; "İşte böylece, müminleri kurtarmamız bize hak olmuştur" [10:103]. Yüce Allah'ın şu sözü: "Allah hakkında haktan başkasını söylememem bana hak (gerekli)tir" [7:105]; denildi ki anlamı: "lâyıktır". "Hakīkun aleyye" şeklinde de okunmuştur; denildi ki: "vâciptir" (anlamındadır). Yüce Allah'ın şu sözü: "Kocaları onları geri almaya daha çok hak sahibidir" [2:228]. "el-Hakīka" bazen sebatı ve varlığı olan şey hakkında kullanılır; (Peygamber) -Allah'ın salât ve selâmı onun ve âlinin üzerine olsun- Hâris'e söylediği şu söz gibi: "Her hakkın bir hakikati vardır; senin imanının hakikati nedir?", yani: iddia ettiğin şeyin hak olduğunu haber veren nedir? "Falanca hakikatini korur", yani: korunması kendisine hak (görev) olan şeyi. Bazen -daha önce geçtiği gibi- inanç hakkında kullanılır; bazen de amel ve söz hakkında (kullanılır). Nitekim denir ki: "Falancanın fiilinde hakikat vardır": fiilinde riyakâr olmadığında; "Sözünde hakikat vardır": sözünde kolaya kaçmadığında ve (söylediğine) ekleme yapmadığında. Bunun zıddı hakkında ise "mütecevviz", "mütevessi'" ve "mütefessih" (ruhsata/genişliğe kaçan) kullanılır. Denildi ki: "Dünya bâtıldır, âhiret hakikattir"; bununla, berikinin yok olup gideceğine, ötekinin kalıcı olduğuna dikkat çekilmiştir. Fakihlerin ve kelâmcıların ıstılahında ise o (hakikat), dilin aslında kendisi için konulmuş olan anlamda kullanılan lafızdır. Develerden "hıkk": üzerine yük vurulmayı hak eden (deve)dir; dişisi "hıkka", çoğulu "hıkāk"tır. "Dişi deve hakkına geldi", yani: geçen yıl kendisine aşım yapılmış olduğu vakte (geldi).
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân · OpenITI (CC BY-NC-SA 4.0)