← Root dictionary
حقق

the truth

287 occurrences

Representative gloss derived from QAC word translations

287
Occur.
7
Lemmas
33
Forms
59
Surahs

Classical lexicon

حقLinked to root حقق via the corpus lemma mapping

أصل الحق: المطابقة والموافقة، كمطابقة رجل الباب في حقه لدورانه على استقامة. والحق يقال على أوجه: الأول: يقال لموجد الشيء بسبب ما تقتضيه الحكمة، ولهذا قيل في الله تعالى: هو الحق ، قال الله تعالى: وردوا إلى الله مولاهم الحق ، وقيل بعيد ذلك: فذلكم الله ربكم الحق فما ذا بعد الحق إلا الضلال فأنى تصرفون [يونس/ 32]. والثاني: يقال للموجد بحسب مقتضى الحكمة، ولهذا يقال: فعل الله تعالى كله حق، نحو قولنا: الموت حق، والبعث حق، وقال تعالى: هو الذي جعل الشمس ضياء والقمر نورا [يونس/ 5]، إلى قوله: ما خلق الله ذلك إلا بالحق [يونس/ 5]، وقال في القيامة: ويستنبئونك أحق هو قل إي وربي إنه لحق [يونس/ 53]، وليكتمون الحق [البقرة/ 146]، وقوله عز وجل: الحق من ربك [البقرة/ 147]، وإنه للحق من ربك [البقرة/ 149]. والثالث: في الاعتقاد للشيء المطابق لما عليه ذلك الشيء في نفسه، كقولنا: اعتقاد فلان في البعث والثواب والعقاب والجنة والنار حق، قال الله تعالى: فهدى الله الذين آمنوا لما اختلفوا فيه من الحق [البقرة/ 213]. والرابع: للفعل والقول بحسب ما يجب وبقدر ما يجب، وفي الوقت الذي يجب، كقولنا: فعلك حق وقولك حق، قال تعالى: كذلك حقت كلمة ربك [يونس/ 33]، وحق القول مني لأملأن جهنم [السجدة/ 13]، وقوله عز وجل: ولو اتبع الحق أهواءهم [المؤمنون/ 71]، يصح أن يكون المراد به الله تعالى، ويصح أن يراد به الحكم الذي هو بحسب مقتضى الحكمة. ويقال: أحققت كذا، أي: أثبته حقا، أو حكمت بكونه حقا، وقوله تعالى: ليحق الحق [الأنفال/ 8] فإحقاق الحق على ضربين. أحدهما: بإظهار الأدلة والآيات، كما قال تعالى: وأولئكم جعلنا لكم عليهم سلطانا مبينا [النساء/ 91]، أي: حجة قوية. والثاني: بإكمال الشريعة وبثها في الكافة، كقوله تعالى: والله متم نوره ولو كره الكافرون [الصف/ 8]، هو الذي أرسل رسوله بالهدى ودين الحق ليظهره على الدين كله [التوبة/ 33]، وقوله: الحاقة ما الحاقة [الحاقة/ 1]، إشارة إلى القيامة، كما فسره بقوله: يوم يقوم الناس [المطففين/ 6]، لأنه يحق فيه الجزاء، ويقال: حاققته فحققته، أي خاصمته في الحق فغلبته، و# قال عمر رضي الله عنه: (إذا النساء بلغن نص الحقاق فالعصبة أولى في ذلك) . وفلان نزق الحقاق: إذا خاصم في صغار الأمور ، ويستعمل استعمال الواجب واللازم والجائز نحو: وكان حقا علينا نصر المؤمنين [الروم/ 47]، كذلك حقا علينا ننج المؤمنين [يونس/ 103]، وقوله تعالى: حقيق على أن لا أقول على الله إلا الحق [الأعراف/ 105]، قيل معناه: جدير، وقرئ: حقيق علي قيل: واجب، وقوله تعالى: وبعولتهن أحق بردهن [البقرة/ 228]، والحقيقة تستعمل تارة في الشيء الذي له ثبات ووجود، كقوله (صلى الله عليه وسلم آله) لحارث: «لكل حق حقيقة، فما حقيقة إيمانك؟» ، أي: ما الذي ينبئ عن كون ما تدعيه حقا؟ وفلان يحمي حقيقته، أي: ما يحق عليه أن يحمى. وتارة تستعمل في الاعتقاد كما تقدم، وتارة في العمل وفي القول، فيقال: فلان لفعله حقيقة: إذا لم يكن مرائيا فيه، ولقوله حقيقة: إذا لم يكن مترخصا ومتزيدا، ويستعمل في ضده المتجوز والمتوسع والمتفسح، وقيل: الدنيا باطل، والآخرة حقيقة، تنبيها على زوال هذه وبقاء تلك، وأما في تعارف الفقهاء والمتكلمين فهي اللفظ المستعمل فيما وضع له في أصل اللغة . والحق من الإبل: ما استحق أن يحمل عليه، والأنثى: حقة، والجمع: حقاق، وأتت الناقة على حقها ، أي: على الوقت الذي ضربت فيه من العام الماضي.

Exdore translation — not part of the source

"Hakk"ın aslı: uygunluk ve uyuşmaktır (mutâbakat ve muvâfakat); kapı kanadının mili, düzgün biçimde dönmesi için yuvasına (hakkına) tam denk gelmesi gibi. "Hak" birkaç yönde kullanılır: Birincisi: Hikmetin gerektirdiği bir sebeple bir şeyi var eden (mûcid) hakkında söylenir. Bundan dolayı Allah Teâlâ hakkında "O, Hak'tır" denilmiştir. Yüce Allah şöyle buyurdu: "Ve gerçek mevlâları olan Allah'a döndürülürler"; bunun hemen ardından da şöyle denildi: "İşte gerçek Rabbiniz olan Allah budur. Artık haktan sonra sapıklıktan başka ne vardır? Öyleyse nasıl döndürülüyorsunuz?" [10:32]. İkincisi: Hikmetin gereğine göre var edilen (mûced) hakkında söylenir. Bundan dolayı "Allah Teâlâ'nın fiilinin tamamı haktır" denir; bizim "ölüm haktır, diriliş haktır" dememiz gibi. Yüce Allah şöyle buyurdu: "Güneşi bir ışık, ayı da bir nur kılan O'dur" [10:5] -"Allah bunu ancak hak ile yaratmıştır" [10:5] sözüne kadar-. Kıyamet hakkında da şöyle buyurdu: "Sana, 'O gerçek mi?' diye soruyorlar. De ki: Evet, Rabbime andolsun ki o gerçektir" [10:53]; "Ve şüphesiz onlar hakkı gizliyorlar" [2:146]; ve Azîz ve Celîl olanın şu sözü: "Hak, Rabbindendir" [2:147]; "Ve şüphesiz o, Rabbinden gelen haktır" [2:149]. Üçüncüsü: Bir şey hakkında, o şeyin kendinde bulunduğu duruma uygun düşen inanç için (kullanılır); bizim "Falancanın diriliş, sevap, ceza, cennet ve cehennem hakkındaki inancı haktır" dememiz gibi. Yüce Allah şöyle buyurdu: "Allah, iman edenleri, hakkında ayrılığa düştükleri hakka kendi izniyle iletti" [2:213]. Dördüncüsü: Gereken şekilde, gereken ölçüde ve gereken vakitte olan fiil ve söz için (kullanılır); bizim "Senin fiilin haktır, sözün haktır" dememiz gibi. Yüce (Allah) şöyle buyurdu: "İşte böylece Rabbinin sözü hak oldu" [10:33]; "Ve benden şu söz hak olmuştur: Andolsun cehennemi dolduracağım" [32:13]. Azîz ve Celîl olanın şu sözüne gelince: "Eğer hak, onların arzularına uysaydı" [23:71]; bununla Allah Teâlâ'nın kastedilmiş olması da doğru olur, hikmetin gereğine göre olan hüküm kastedilmiş olması da doğru olur. "Ahkaktu kezâ" denir, yani: onu hak olarak sabitledim yahut hak olduğuna hükmettim. Yüce Allah'ın "Hakkı gerçekleştirmesi (li-yuhikka'l-hakka) için" [8:8] sözüne gelince: hakkı gerçekleştirmek (ihkāku'l-hakk) iki türlüdür: Biri: Delilleri ve alâmetleri açığa çıkarmakla olur; nitekim Yüce (Allah) şöyle buyurdu: "İşte onlara karşı size apaçık bir sultan (yetki/delil) kıldık" [4:91], yani: güçlü bir hüccet. İkincisi: Şeriatı tamamlamak ve onu bütün insanlar arasında yaymakla olur; Yüce (Allah)'ın şu sözü gibi: "Kâfirler hoşlanmasa da Allah nurunu tamamlayacaktır" [61:8]; "Bütün dinlere üstün kılmak üzere Resulünü hidayet ve hak din ile gönderen O'dur" [9:33]. "el-Hâkka! Nedir el-Hâkka?" [69:1] sözü, kıyamete bir işarettir; nitekim onu şu sözüyle açıklamıştır: "İnsanların ayağa kalkacağı gün" [83:6]; çünkü karşılık o gün gerçekleşir (yahakku). "Hâkaktuhu fe-hakaktuhu" denir, yani: onunla hak konusunda çekiştim ve ona galip geldim. Ömer -Allah ondan razı olsun- şöyle demiştir: "Kadınlar hıkāk sınırına ulaştığında, bu konuda asabe daha önceliklidir." "Falanca nezikü'l-hıkāk'tır": küçük işler hakkında çekiştiğinde (böyle denir). ("Hak") vâcip, lâzım ve câiz anlamında da kullanılır; şu (âyetler) gibi: "Müminlere yardım etmek bize hak (borç) olmuştur" [30:47]; "İşte böylece, müminleri kurtarmamız bize hak olmuştur" [10:103]. Yüce Allah'ın şu sözü: "Allah hakkında haktan başkasını söylememem bana hak (gerekli)tir" [7:105]; denildi ki anlamı: "lâyıktır". "Hakīkun aleyye" şeklinde de okunmuştur; denildi ki: "vâciptir" (anlamındadır). Yüce Allah'ın şu sözü: "Kocaları onları geri almaya daha çok hak sahibidir" [2:228]. "el-Hakīka" bazen sebatı ve varlığı olan şey hakkında kullanılır; (Peygamber) -Allah'ın salât ve selâmı onun ve âlinin üzerine olsun- Hâris'e söylediği şu söz gibi: "Her hakkın bir hakikati vardır; senin imanının hakikati nedir?", yani: iddia ettiğin şeyin hak olduğunu haber veren nedir? "Falanca hakikatini korur", yani: korunması kendisine hak (görev) olan şeyi. Bazen -daha önce geçtiği gibi- inanç hakkında kullanılır; bazen de amel ve söz hakkında (kullanılır). Nitekim denir ki: "Falancanın fiilinde hakikat vardır": fiilinde riyakâr olmadığında; "Sözünde hakikat vardır": sözünde kolaya kaçmadığında ve (söylediğine) ekleme yapmadığında. Bunun zıddı hakkında ise "mütecevviz", "mütevessi'" ve "mütefessih" (ruhsata/genişliğe kaçan) kullanılır. Denildi ki: "Dünya bâtıldır, âhiret hakikattir"; bununla, berikinin yok olup gideceğine, ötekinin kalıcı olduğuna dikkat çekilmiştir. Fakihlerin ve kelâmcıların ıstılahında ise o (hakikat), dilin aslında kendisi için konulmuş olan anlamda kullanılan lafızdır. Develerden "hıkk": üzerine yük vurulmayı hak eden (deve)dir; dişisi "hıkka", çoğulu "hıkāk"tır. "Dişi deve hakkına geldi", yani: geçen yıl kendisine aşım yapılmış olduğu vakte (geldi).

Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân · OpenITI (CC BY-NC-SA 4.0)

Al-Rāghib al-Iṣfahānī (d. 502/1108), Mufradāt Alfāẓ al-Qurʾān. The work is public domain; the text is taken from the OpenITI corpus, based on the edition of Ṣafwān ʿAdnān al-Dāwūdī. This is lexical/root study, not tafsīr.

Word family · 7

Dictionary forms (lemmas) derived from this root, by frequency

حَقّNounwith truth247
حَقَّVerbwas justified20
أَحَقّNounmore worthy10
يُحِقَّVerbThat He might justify4
حاقَّةNounThe Inevitable Reality3
اسْتَحَقَّVerb(were) guilty2
حَقِيقNounObligated1

Derived forms · 33

بِٱلْحَقِّ
with truth
74
ٱلْحَقُّ
(will be) truly
48
ٱلْحَقِّ
the Truth
37
ٱلْحَقَّ
The truth
24
حَقًّا
truly
17
حَقَّ
(with) true
14
حَقٌّ
(was the) right
13
أَحَقُّ
more worthy
9
لِلْحَقِّ
to the truth
6
حَقٍّ
right
6
حَقَّتْ
was justified
5
فَحَقَّ
so (was) just
4
ٱلْحَآقَّةُ
The Inevitable Reality
3
لَحَقٌّ
(is) surely the truth
3
حَقَّهُۥ
its due
3
وَيُحِقُّ
and establishes
2
وَبِٱلْحَقِّ
And with the truth
2
وَحُقَّتْ
and was obligated
2
وَٱلْحَقَّ
and the truth
1
فَٱلْحَقُّ
Then (it is) the truth
1
ٱسْتَحَقَّ
have a lawful right
1
لَحَقُّ
surely (the) truth
1
لَلْحَقُّ
(is) surely the truth
1
بِحَقٍّ
(had) right
1
يُحِقَّ
justify
1
ٱسْتَحَقَّآ
(were) guilty
1
أَحَقَّ
more deserving
1
أَحَقٌّ
Is it true
1
وَحَقَّ
and (is) justified
1
وَيَحِقَّ
and may be proved true
1
لِيُحِقَّ
That He might justify
1
حَقِيقٌ
Obligated
1
حَقُّ
(is the) truth
1

Occurrences

First 150 of 287 occurrences