جاء يجيء ومجيئا، والمجيء كالإتيان، لكن المجيء أعم، لأن الإتيان مجيء بسهولة، والإتيان قد يقال باعتبار القصد وإن لم يكن منه الحصول، والمجيء يقال اعتبارا بالحصول، ويقال : جاء في الأعيان والمعاني، ولما يكون مجيئه بذاته وبأمره، ولمن قصد مكانا أو عملا أو زمانا، قال الله عز وجل: وجاء من أقصا المدينة رجل يسعى [يس/ 20]، ولقد جاءكم يوسف من قبل بالبينات [غافر/ 34]، ولما جاءت رسلنا لوطا سيء بهم [هود/ 77]، فإذا جاء الخوف [الأحزاب/ 19]، إذا جاء أجلهم [يونس/ 49]، بلى قد جاءتك آياتي [الزمر/ 59]، فقد جاؤ ظلما وزورا [الفرقان/ 4]، أي: قصدوا الكلام وتعدوه، فاستعمل فيه المجيء كما استعمل فيه القصد، قال تعالى: إذ جاؤكم من فوقكم ومن أسفل منكم [الأحزاب/ 10]، وجاء ربك والملك صفا صفا [الفجر/ 22]، فهذا بالأمر لا بالذات، وهو قول ابن عباس رضي الله عنه ، وكذا قوله تعالى: فلما جاءهم الحق [يونس/ 76]، يقال: جاءه بكذا وأجاءه، قال الله تعالى: فأجاءها المخاض إلى جذع النخلة [مريم/ 23]، قيل: ألجأها، وإنما هو معدى عن جاء، وعلى هذا قولهم: (شر ما أجاءك إلى مخه عرقوب) ، وقول الشاعر: 102- أجاءته المخافة والرجاء وسار جاء معتمدا إلينا وجاء بكذا: استحضره، نحو: لو لا جاؤ عليه بأربعة شهداء [النور/ 13]، وجئتك من سبإ بنبإ يقين [النمل/ 22]، وجاء بكذا يختلف معناه بحسب اختلاف المجيء به.
Exdore translation — not part of the source
"Câe yecî'u mecî'en". "Mecî'" (geliş), "ityân" gibidir; ancak "mecî'" daha geneldir; çünkü "ityân" kolaylıkla gelmektir. Ayrıca "ityân" bazen kastetme (kasıt) itibarıyla söylenir, ondan bir sonuç hâsıl olmasa bile; "mecî'" ise hâsıl olma (husûl) itibarıyla söylenir. ("Mecî'") ayn'lar (somut varlıklar) hakkında da mânalar hakkında da söylenir; gelişi bizzat kendisiyle olan hakkında da, emriyle olan hakkında da (söylenir); bir mekânı, bir işi yahut bir zamanı kasteden hakkında da (söylenir). Azîz ve Celîl olan Allah şöyle buyurdu: "Şehrin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi" [36:20]; "Andolsun ki daha önce Yusuf da size apaçık delillerle gelmişti" [40:34]; "Elçilerimiz Lût'a geldiğinde, onlar yüzünden kaygılandı" [11:77]; "Korku geldiğinde" [33:19]; "Ecelleri geldiğinde" [10:49]; "Hayır, sana âyetlerim gelmişti" [39:59]; "Onlar bir zulüm ve yalanla geldiler" [25:4], yani: o sözü kastettiler ve onu aştılar; böylece kastetmenin kullanıldığı yerde "mecî'" (gelme) kullanılmıştır. Yüce (Allah) şöyle buyurdu: "Hani onlar üstünüzden ve alt tarafınızdan size gelmişlerdi" [33:10]; "Ve Rabbin geldiğinde ve melekler saf saf (dizildiğinde)" [89:22]; işte bu, emirledir, zâtıyla değil. Bu, İbn Abbas'ın -Allah ondan razı olsun- görüşüdür. Yüce (Allah)'ın şu sözü de böyledir: "Onlara hak geldiğinde" [10:76]. "Câehû bi-kezâ" ve "ecâehû" denir. Yüce Allah şöyle buyurdu: "Derken doğum sancısı onu hurma ağacının gövdesine getirdi (fe-ecâehâ)" [19:23]; denildi ki: onu sığınmaya mecbur etti. O (fiil) ise, "câe"den geçişli kılınmıştır. Onların şu sözü de bunun üzeredir: "Seni arka ayak sinirinin iliğine getiren şey ne kötü şeydir!" Şairin şu sözü de (öyledir): 102- Korku ve umut onu getirdi %~% Ve yürüdü, bize yönelerek geldi "Câe bi-kezâ": onu getirdi/hazır etti; şu (âyet) gibi: "Ona dair dört şahit getirselerdi ya!" [24:13]; "Sana Sebe'den kesin bir haber getirdim" [27:22]. "Câe bi-kezâ"nın anlamı, kendisiyle gelinen şeyin farklılığına göre değişir.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân · OpenITI (CC BY-NC-SA 4.0)